




MUHTELİF ŞERHLERE GÖRE MESNEVÎ'NİN
İLK BEYTİYLE İLGİLİ DÜŞÜNCELER
Prof. Dr. Âmil ÇELEBİOĞLU
Bilhassa Türk kültürü ve edebiyatında, yüzyıllar boyunca süregelen tesirleri îtibâriyle Mevlâna (604-672/1207-1273), istisnâi bir misâldir. (1) Takriben XV. asırdan itibaren, başta Türkçe olmak üzere, muhtelif dillerde Mevlâna'nın eserleriyle ilgili tercüme ve şerhler, günümüze kadar yapılagelmiştir. Sadece bir beyit veya birkaç yüz beyte kadar müntehâbat (seçmeler) şeklinde yahut kısmen veya bütünüyle yapılmış mevcut manzum, mensur tercüme ve bilhassa şerhler, daha çok Mesnevî'yle ilgili görünmektedir. (2) Manzum şerhler nisbeten daha azdır.
Mesnevî şerhlerinde, ortak ve benzer veya biribirinden nakil değerlendirme ve yorumların yanında, istisnâi tesbit ve yorumlarla da karşılaşmaktayız. İleri sürülen fikir ve görüşler, aynı zamanda eski şerh ve üslûp husûsiyetimiz olarak yer yer âyetler, hadislere ve Mevlâna'nın başta Mesnevî'si olmak üzere diğer eserleri, Ferîdüddin-i Attar (öl. 618/1221), Molla Câmi (817-898/ 1414-1492) gibi Mevlâna'dan önce veya sonra yaşamış yahut Mevlâna'nın muasırları olan meşhurların ifadeleri ile de te'kid ve te'yid edilmeye çalışılmıştır.
Bu yazımızda, görebildiğimiz bazı şerhlere göre Mesnevî'nin ilk beyti üzerindeki îzah ve düşünceleri, umûmi ve ortak bir terkiple, zaman zaman şahsî görüşlerimizi de ilâve ederek, ele almayı denemiş bulunuyoruz. (3)
Bi-şnev in ney çün şikâyet mi-kuned
Ez-cüdâyîhâ hikâyet mî-kuned
Dinle neyden kim şikâyet etmede
Ayrılıklardan hikâyet etmede (4)
Bu beyitte, dil ve ifade husûsiyetleri bakımından sadece in ney (bu ney) - ez-ney (neyden), çün ve şikâyet ile hikâyet'in takdim ve te'hiri üzerinde durulmuştur. Ez-ney ile daha çok muahhar eserlerde karşılaşılmaktadır. Bazı şârihler, ez-ney olarak zikretmiş olsalar bile, eski Mesnevî nüshalarında bunun, in ney şeklinde yazıldığını ve doğrusunun böyle olduğunu belirtmiş ve her iki şekli de şerh etmişlerdir. (5)
Çün (çûn) edatının, çeşitli lügat mânâları verilmiş, “nice, ne missal, ne güne, çünki” (6) “ne şekil” (7), nasıl, kim (zîra), (8) gibi mânâlarına geldiği belirtilmişse de umûmiyetle nasıl, çünki kelimeleri ve benzerleri tercih edilmiştir. İstisnâi olarak Anbarcızâde Derviş Ali: “Bazı ârifler, çün şart içindir derler. Ol vakit mânâ-yı şerif: İşit bu neyi, çünki şikayet eder” dedikten sonra: “Ve el'an sahib-i sadr-ı Mesnevîhan Abdülkerim bin Şeyh Sinan hazretleri sellemallâhu Taâla çün missal mânâsınadır diye buyurdular. Ol vakit mânâ-yı lâtîfi: İşit bu neyi, şikâyet eder gibi ayrılıklardan… hikâyet idedurur” diyerek çün'ü “gibi” mânâsıyla da tercüme etmiştir.” (9)
“Bi-şnev in ney çün şikâyet mi-kuned” mısraında, alliterasyon olarak beş defa “N” sesinin geçmesi, kanâatimizce beyte, mânâ ve âhenk münasebetiyle ilgili bir mûsikî kazandırmaktadır. Ayrıca biş-nev'in nev hecesi ile ney kelimesi, bir cinas (tecnîs-i mutarraf), bir çeşit kafiye nev'ini meydana getirmektedir. Bu husûsiyet dahi beytin mûsikîsine yardımcı olmaktadır. Böylece Mesnevî'nin ney'le başlayan bu ilk beytinin, aruz tesiri dışında da kelime örgüsü bakımından bir ses, bir mûsikî âhengi ihtiva ettiğini ileri sürebiliriz.
Muhteva yönünden ise bu beyitte bi-şnev, ney, şikâyet ve cüdâyîhâ (ayrılıklar) kelimeleri üzerinde durulmuştur. Bunları, sırasıyla değerlendirmeye çalışacağız.
BİŞNEV:
Farsça olan şinev kelimesi, işitmek, duymak, dinlemek mânâlarına gelen şinuften masdarından bir emir (emr-i hâzır) dır. Bunun dinle, işit, duy şekillerinde tercümeleri yapılmışsa da ney'in bir mûsikî âleti olduğu dikkate alınırsa bizce, Türkçe îtibâriyle en uygunu dinle kelimesidir. Baştaki “B” ise çeşitli husûsiyetleri yanında, bazı kelimelerin başına, mânâyı te'kid ve te'yid için de getirilir. İsimlerden önce ise üstünlü (a.e), fiillerden önce ise esreli (ı, i) okunur. (10) O vakit bi-şnev'i “dikkatle, can kulağıyla, iyice dinle!” diye yahut benzeri bir şekilde tercüme etmek gerekir. B harfi üzerinde umûmi olarak fazla durulmamıştır. Bu hususta, keserâtın mebde' ve meâdının B harfi olduğu; Kitâbullâh'ın özünün, aslının Fâtiha sûresinde, onun özünün de Besmele'nin özünün de B'de ve onun özünün de B'nin altındaki noktada bulunduğu ve bu yüzden B harfinin insan nev'inin suretini beyan ettiği Hz. Ali (600-661)'ye veya Şiblî (öl. 334/945)'ye izâfeten rivâyet edilmiştir.(11) Bu harfin bahr-i vücûb ve Vücûd-ı imkâniyyei ve mertebe-i ehadiyyet-i esmâullâhı temsil ettiğini söyleyen de olmuştur.(12) Türk edebiyatının büyük ve meşhur şârihlerinden Bursalı İsmail Hakkı (öl. 1068-1137/1653-1725)'nın bu mevzûda, en tafsîlatlı ve teferruatlı olarak fikir beyân ettiğini görüyoruz.
“Mesnevî-yi şerifi, bâ ile ibtidâda vücûh-ı kesîre vardır. Biri bu ki Besmele'ye muvâfaktır. Sûre-i Tevbe, Besmele'siz tenzil olunup bâ ile ibtida olunduğu gibi, bu kitap dahi bâ ile bed' olundu. Pes bu ba, Besmele'nin bâ'sından bedel ve onun tahtında münderic olmağla bi-haseb'l-işaret Besmele ile ibtida dahi hâsıl oldu. Ve biri dahi bâ ile bed' ve defter-i sâdisi nun ile hatm eyledi, ta ki “ene'n-nokta-tü tahte'l-bâ” sırrına işaret hâsıl ola. Zîra harf nun, noktanın nûn'una işarettir ki ona, nûnü'l-cem' ve ümmü'l kitap dahi derler. Ol sebebden ki asl, kitab-ı vücuddur; midad, mevadd-ı nukuş-ı âlem müctemi' olduğu yerdir. Nesîmî'nin:
Cümlenin mânisi bir nokta bu tekrâr nedir
ve Abdâl Ata'nın:
Alan bir kıldan alır
dedikleri sırr-ı mezkûra işarettir…Ve bir dahi bâ, bidâyete ve ol bidâyetin Mesnevî olduğuna işârettir. Zîra (B) hisab-ı ebced üzere ikidir. Ve biri dahi (B), ehlullah katında ism-i Lâtif mukabelesinde vâki olmuştur. Pes kitab-ı Mesnevî, ism-i Lâtif'in tecellîsinden sâdir olup mahz-ı lutf-ı Bârî olduğuna delâlet eyledi…
Ve biri dahi taayyün-i kevnîye işarettir ki insan bu taayyünde elif şeklindedir. Pes bu kitâb-ı âlem-i milk ü melekûtun esrârına müteallik olmakla bâ, elif üzerine tercih olundu. Onun için ism-i bâ'da elif, bâ'ya tâbidir…Ve biri dahi budur ki bâ'nın tahtında olan nokta'yı vahdet, taayyün-i evvel-i zâtîye işârettir ki sırr-ı insan, onun mazharıdır…
Pes bâ ile ibtidâda sûret ve mânâyı tatbik ve tenfîfe işaret vardır. Ve Hz. Emîrü'l-mü'minîn Ali kerremallâhu vechenin, “ene'n-noktatü tahte'l-bâ' buyurduğu, sırr-ı insanın mebdeiyyet ve külliyetine ve hakikat-ı Muhammediyenin cem'iyyetine işarettir… Her cisim, cüz'-i lâ-yetecezzâ'ya müntehîdir. O cüz, noktaya işarettir ki cemî' terkîbât onunla kaimdir.
Ve bir dahi (B) de elif'e nisbetle inkisar vardır. Ve inkisar ve tevâzu' bâis-i uluv ve sebeb-i rif'attır…:
Elif-i kametini nûn eyle (13)
Var fünûnun yürü cünûn eyle
Kim ki bâ gibi münkesir olamaz
Noktanın ilmî doğrulup gelmez
Ve bir dahi bâ, lisan-ı Arabîde ve Fârisîde ilsâk için gelir. Pes bâ ile ibtidâda, bu kitabın iltisâk-ı asla ve sıla-ı rahme sebeb olmasına işaret vardır…Ve biri dahi bâ'da olan nokta-yı vâhide, bâ'nın uluvv-ı himmetine delâlet eder. Ki vahdetten gayri nesne kabul eylemedi… Ve biri dahi bâ, noktadan hâsıl olan dereceyi taht-ı kademine vaz'eyledi. Gûyâ mâsivâya nazar etmeyip sıdk ehlinden oldu…Ve biri dahi bâ harf-i âmildir. Mâbâdında mutasarrıf olup mâmûlunu kendi gibi meksûr eyler. Pes bâ'nın hâli, mürşid-i kâmil hâline müşâbih oldu ki mürşid-i kâmil, kendi inkisâr-ı hakîki ile muttasıf olduğu gibi…
Ve biri dahi (B), harf-i şefevîdir. Tekellüm ise şefenin hareketine mevkuftur. Pes şefe, bu îtibar ile, müntehiyyü'l-mehâric ve bir îtibarla dahi mebdeü'l-mehâricdir. Âgâz-ı kelâm ve unvân-ı kitabda bâ zikr olunduğunda münasebet budur. Ve biri dahi insanın, âlem-i ervahda feth-i dehan eyleyip ibtidâ nutk ettiği bâ'dır. Nitekim “Elestü bi-Rabbiküm” cevabında “Belâ” dediler…
Ve biri dahi bâ lâfzı, beldeye işarettir ki hâlet-i cem'den ibarettir. Bu kitabın hakayıkı ise hâlet-i cem'de sâdır olmuştur…Ve biri dahi harf-i (B), Belh'a işarettir ki Hz. Mevlâna'nın mevlididir…
Ve biri dahi Bârî ismine işarettir…Ve biri dahi Bâsîr ismine işarettir…Ve biri dahi Bâkî ismine işarettir…Ve biri dahi Bâis ismine işarettir…Cümle zî-ruh nefh-i İsrâfil ile ba'de'l-mevt, ba's ü ihyâ olundukları gibi bu kitabın nefehâtı ile mürde diller hayat-ı taze bulurlar. Onun için evliya-yı kiram, İsrâfil-i vaktdir. Zîra hayata müstaidd olanlar onların enfâsından bûy-i hayat alırlar. Ve biri dahi Birr ismine işarettir…Zîra bu kitabda, bu ilme mü'min olanlara birr ü lûtf vardır…
Ve biri dahi harf-i (B), bidâyete işarettir. Nitekim mürur etti. Velâkin bidâyet-i (şinev ki) emirdir, işit mânâsına onunla vâki' oldu. Bi-bîn yani gör veyahud bi-guy söyle diye bidâyet vâki' olmadı. Zîra tab'â sem' basardan ve basar dahi kelâmdan mukaddemedir. Nitekim rahm-i mâderde, cenîne, ibtidâ hâsıl olan his, sem' kuvvetidir…El-hâsıl “Bişnev” ile emr eyledi; zîra sem' sıfatı, sair sıfâttan mukaddemdir. Ve sâlik dahi rahm-i mâderde cenîn gibidir. Zîra velâdet-i sâniye ehlidir…” (14)
Bişnev'deki diğer harflerle ilgili yorum, sadece bir eserde bulunmaktadır. Şın (Ş), şuûn-ı zâta ve cenab-ı Hakk' ın isim ve sıfatlarına; nun (N), feyz-i âmma, emr-ihalk-ı Hakk' (kün) a, cevher-i evvel olan akla, bidayette halk olan nûr-ı Muhammed (s.a.v)'e ve vav (V) harfi, esma-yı ilâhiyyenin zâhir olan varlıklarına işaret eder. (15)
Kültürümüzde, edebiyatımızda, bir gelenek olarak, kelimelerdeki harflerin Edebî tasavvufî hemen her türlü tefsir, teşbih ve değerlendirmelerini tesbit etmek mümkündür. Meselâ: Meşhur olduğu üzere edeb (e, d, b), eline, diline, beline hâkim olmaktır. Dervîş (d,r,v,y,ş), dünyayı, riyayı, varlığı, yalanı ve şehveti terk edebilen kişidir gibi örnekleri artırabiliriz. (16)
Netice olarak A. Gölpınarlı'nın: “Sûfilerin B harfine verdikleri ehemmiyet ve Ebûbekir Şiblî (öl. 334/945) nin “Ben B'nin altındaki noktayım' demesi düşünülürse Mesnevî'nin “Bişnev” sözüyle başlaması rastgeledir demenin de biraz cesurca bir söz olacağı… ve A. Ateş'in sadece iddiada kaldığı” görüşlerine katılıyoruz. (17)
Muhteva yönünden “Bişnev” le alâkalı fikir ve görüşleri aşağıdaki şekilde hülâsa etmek mümkündür:
Bişnev (dinle) hitabı, server-i kâmilâna ilk nâzil olan “Ikra'” (18) İlâhî hitabından mülhemdir. (19) “Kur'an'da evvel kelime “Ikra'”dır. Elbette Mesnevî-yi şerif, hakîkatte, Kelâmullah için tefsîr-i mânevîdir…Hz. Mevlâna k.s., işaret buyurur: “Ve izâ kuri'el-Kur'ânü fe'stemıû lehu ve ensitû lealleküm turhamûn (Kur'ân okunduğu zaman, onu dinleyin ve sükût edin ki merhamet olunasınız) (20) muktezâsınca Kur'ân-azîmin ve Furkan-ı kerîmin tefsîr-i şerîfi kırâat olunur, hamûş olup istima' edin diye “Bişnev” emriyle ibtidâ ettiler.”(21) “Hz. Mevlâna, evvelâ “Bişnev” diye istimâ'a emr edip gayri ibaretle ibtidâ eylemediklerinden nükte-yi azîme vardır. Zîra “Ney ki âgâz-ı hikâyet mî-kuned” deseler kabil idi. Veyahud “Ney ki her dem nağme-ârâyî kuned” deseler ve bunun emsâli nice gûne ibâretle tâbir kılsalar kâdir idiler. Ve lâkin “Bişnev”' diye istimâ'a emirle ibtidâ eylediler. Onun için basardan ve sair a'zâdan ve cevârihden din ve tarikatte sem' evlâdır…İndallah zi-ruh olanın ziyade şerlisi, Hal kelâmından sağır olandır ve onu söylemekten dilsiz kalandır. Allâhu Taâla Kelâm-ı Mecîd'inde buyurduğu gibi “İnne şerre'd-devâbbi inde'llâhi's-summu'l-bükmü'l-lezîne lâ ya'kılûn” “Allah katında, yeryüzündeki canlıların en kötüsü, gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir) (22) Ebkemlik asamm olmaktan olur. Zîra nutka elbette simâ' lâzımdır…Onun için Hz. Mevlâna, “Bişnev” diye emr ederler. İstimâ' eyleyen âhir nutka gelir ve ebkemlik zahmından halâs olur.”(23) “Bişnev”in muhatabı, Hüsameddin Çelebi'dir. (24) Ve Mesnevî, tâlibleri irşâd için nazm olunmuştur. Tâlib içinse sülûkun başlangıcında mürşidin sözlerini dinlemek elzemdir. Mevlâna'nın “Bişnev” diye başlamalarından bir nükte budur. (25) “Tâlib-i ilm, üstâdını dinleyerek üsrâd olduğu gibi mürid dahi mürşidini dinleyerek şeyh-i kâmil olur. Nitekim bazı ârifler:
Akla magrûr olma Eflâtûn-ı vakt olsan eger
Bir edîb-i kâmili gördükte tıfl-ı mekteb ol (26)
(beyitini) buyurmuşlardır. (27)
“Târik-ı mevleviyyenin rükn-i a'zamı ve hilyey-yi abdalda zikr olunan evsâf-ı erbaa ki samt (sükut) ve cü' (açlık) ve seher (geceleri uyumama) ve uzlettir. Onların akdemi olan samta işaret vardır. Zîra Cenab-ı Hak: “Fe'stemû…ve ensitû…” (…dinleyin…ve sükût edin) buyurup istimâa samt lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Pes sâlik-i Mevlevî dahi istimâ'la me'mur olduğunu bilir…Mesnevî-yi şerif “Bişnev” lâfzıyla bed' olunmak bu nükteyi hâvîdir…Bir mânâyı işitmedikçe ilim icmâli hâsıl olmaz…Hz. Risâlet-penah Efendimizin mûcizât-ı bâhirelerinden el'an beyne'l-kül Kur'ân-ı Kerîm yâdigâr kaldığı hâsse-yi sâmianın sair havâss üzerine şer'an tafdîl olunmasına delîl-i kat'î olur. Egerçi havâss-ı hamsenin her biri istifade-yi ilme âlettir. Amma ulûm-ı nakliyye istifadesine ancak sâmia muktedir olmağla “Bişnev” lâfzıyla bed'-i kitab buyurup ney'in sadâsını istimâ'la esrâr-ı aşk u şevk tahsîline hass ü igrâ buyururlar…” (28)
“ Kur'ân-ı kerimde işitmek, görmeğe tekaddüm etmiştir. Nitekim Fir'avn'ı dâvete memur olan Mûsa ve Hârun aleyhimesselâma hitâben Hal Taâla, Sûre-i Tâhâ'da, “Lâ tehâfâ inneni meakümâ esmeu ve erâ”, yani “Korkmayınız, muhakkak Ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm” buyurmuştur. (29) Başka âyetlerde de nazîri müteaddiddir. (30)
Nitekim bizzat Mevlâna da dinlemenin söylemeden önce geldiğine, dinlemenin söylemeden daha üstün olduğuna:
“Kâmil için yemek ve konuşmak helâldir. Mâdemki senin kemâlin yok, her şeyi yeme ve dilsiz ol.
Sen kulaksın, o dildir. Tanrı kulaklara: “Susunuz” emrini buyurmuştur.
Çocuk doğduğunda önce süt emici olur. Sonra susup dâim kulak kesilir.
Sözlerin mânâsını anlayıncaya kadar bir müddet ağzını açmaz.
Eğer çocuk kulak vermez de, boşuna söylenirse topal ve dilsiz gibi ıztırabını izhar eder.
Duymaya kadir olmayan sağır kimse hiç konuşmaz. Ağzı bağlı dilsiz gibidir.
Zîra konuşmak için önce dinlemek şarttır. Söze, kulak yolu bağlıdır.
-Evlere kapılarından girin. - Maksadları, sebeblerinden arayın.
İşitilmeğe ihtiyacı olmayan söz, tavsif olunamayan Hâlik'a mahsustur.”(31) diyerek işaret etmiştir.
Netîce olarak dinlemeyle ilgili ileri sürülen fikirlerin, bilhassa âyetlerle de alâkalı olarak uygunluğunu, Mevlâna'nın başka beyitleri de te'yid ve te'kid etmektedir. Nihayet bu mevzuu, bir üslûp husûsiyeti olarak da alabiliriz. Umûmî mâhiyette üslûbu, hitabî ve tahkıyevî üslûp olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Meselâ: İmr'ü'l Kays (öl. 530?)ın, “Kıfâ” (Durunuz) diye başlayan kasîdesi; Fuzûlî (öl. 963/1556) nin, “Saçma ey göz…” şeklinde başlayan “Su kasîdesi” olarak meşhur na'tı, bu tür hitap veya emir üslûbuna örnektir. Bu îtibarla Mesnevî'nin “Bişnev” (Dinle) emriyle başlamasını, lisânî bir üslûp geleneği ve husûsiyeti olarak dahi düşünmek imkân dâhilindedir.
NEY:
Lûgat mânâsı kamış demek olan ney'le ilgili bir hayli fikir ve benzetmeler mevcuddur. Çok defa bunlar, rastgele olmayıp maddî veya mânevî cihetten münasebetler kurulmaya çalışılmıştır. Şerhlerde, doğrudan doğruya bir mûsikî âleti olarak da değerlendirilen ney'in: Âdem Aleyhisselâmı, Hz. Peygâmberi, Hz. Mevlâna'yı ve mürşid-i kâmil (insan-ı kâmil) i, mü'mini, âşıkı, gönülü ve kalemi temsil ettiği, edebileceği görüşlerine yer verilmiştir. Netîce ve en umûmi kanâat olarak ney'den maksat, insan-ı kâmildir. Bu kanâati, Mevlâna'nın diğer ilgili şiirleri de te'yid etmektedir. (32)
1- Ney (Mûsikî âleti):
“Bazı nüshalarda- Bişnev ez ney- vâkı olmuştur. O takdirce mutlaka ney murad olunup gerek huzûr-ı Mevlânâ'da istimâ' olunan gerek gayri neylerden istimâ' ediniz demek olur.”(33) “Ney tâbiriyle zâhiri neye de işaret buyurulmuş olmak câizdir. Zîra ney'in sesi, her bir sazın sesinden daha murik olup dinleyenlerin kalblerine rikkat verir ve ehl-i aşkı vecde getirir. Binâenaley zâhirî ney, âşıkların ruhlarına, kelimesiz ve lâfızsız hitablarda bulunmuş olur.” (34)
Ney'in oluşması efsanesiyle alâkalı bir rivayette şöyle denilmektedir: Mi'rac gecesinde Cenab-ı Hak, Habibi Muhammed Mustafa aleyhi efdalüs'-salavat ve ekmelü't-tahiyyat hazretlerine bir hayli sır veya doksan bin kelime söylemiş; Hz. Peygamber de bunların otuz binini halka ayan, otuz binini havassa beyan, otuz binini de nihan etmiştir. Esedullâhü'l-Gâlib Ali bin Ebî Tâlib'e de bir hayli sır ifşa buyurmuş ve bu sırları kimseye zinhar fâş eylememesini tavsiye ve emr etmiş ise de Cenab-ı Murtaza, bu sırra tahammül edememiş, nihayet boş bir kuyuya varıp sırrını ona söylemek mecburiyetinde kalmıştır. Bir müddet sonra bu tesirle kuyudan bir ney (kamış) biter. Bunu, bir çoban keserek düdük yapıp çalarken Hz. Peygamber duruma muttali olunca “Yâ Ali niçin sırları fâş ettin?” diye sorar. Hz. Ali de “Yâ Resûllallah, halktan bir ferde ağzımı açmadım” diye ifade buyurur. “Ya bu sır nedir? O sır değil midir?” buyurdular. Vaktâ ki İmam Ali, işittiler ki o sırdır, hemen risâlet-penâha özür dileyip “Ya Resûlallah, tahammül edememekten boş bir kuyuya söylemiştim” deyince: “İşte bu ney, bu esrarı, kıyamete kadar söyler” buyurdular. (35)
2- Âdem (a.s.):
Âdem kelimesindeki elif, dal, mim harfleri ebced hesabıyla yani sayı değerleri îtibariyle bir, dört ve kırk ettiği için toplam olarak Âdem ismi, kırkbeş eder. Âdem aleyhisselâmdan vucûda gelen Havvâ'nın da ebced hesabıyla değeri, onbeştir. İkisinin toplamı, altmış sayısını verir. Âdem'le Havvâ'nın izdivacından hâsıl olan netîce-yi sûret, Yâ-Sîn'de yani Hz. Peygamberde zuhur eder (Sîn, Hz. Muhammed olarak tefsir olunmaktadır). Ney kelimesi de adedî değer bakımından (N: 50, Y: 10 olmak üzere) altmıştır. Sin (S) harfinin mukabili de altmıştır. Böylece iki harf olmak hasebiyle de ney'den murad Âdem ve Havvâ, neyistandan murad cennet olmuş olur. (36)
3- Hz. Muhammed (s.a.v):
Ney (eski yazı olarak) iki harftir; biri nun (N) ve biri yâ (Y) dır. Ebced hesabıyla altmıştır. Sin dahi altmıştır. Sin ise Hz. Peygamberin ismidir. (37) Nitekim bu yüzden Cenab-ı Hak “Ya Sîn” buyurmuştur. Öyleyse “Dinle Neyden” murad, “Muhammed'den işit” demek olur. Muhammed sallâhu aleyhi vesellemden işitmek, hemen Allah'tan işitmektir. Dolayısıyle bu ifadedeki bir mânâ da “Hak kelâmını dinle” demektir. (38)
4- Mevlâna:
Başlayanda ney'le başladı sözin
Benzedüp nây'a fenâda kendözin (39)
“Neyden murad Hz. Mevlâna'dır ki kendisini ney'e teşbih eylemiştir. Nice nükât-ı acîbeyi iş'âr ve esrâr-ı garîbeyi izhâr için :”( 40) “Pes ney'den murad insan-ı kâmil oldu. İnsan-ı kâmillerin şâhı ve kutbu ve sultanı Hz. Mevlâna'dır ki kuvvet-i ezeliyyenin mazharı idi. Zâtını ney'den gösterdi.”(41) Yani “Mevlâna”, “Dinle bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor” derken hem kamışlıktan kesilen ney'i, hem de mutlak varlıktan mukayyed varlığa düşen kendisini kasdetmektedir.”(42) …Bu takdirce Hz. Molla, vucud-ı şeriflerini nây'a teşbih etseler baîd değildir.” (43)
Netîce olarak bir kısım şerhlerde, ney'le Mevlânâ'nın dolayısıyle aynı zamanda insan-ı kâmil'in temsil edildiğine işaret edilmiştir ki bizzat Mevlâna'nın bu yönde kendi ifadeleri de mevcuddur:
“Tanrı benim ney bedenimi yokluk kamışından kesti, yondu.”(44)
Biz çü nâyız bizde sendendir nevâ
Kûh-veş senden olur bizde sadâ (45)
5- Mürşid (insanı kâmil):
Ney'den maksad insan-ı kâmil'in vucûdudur. (46) Mürşidler ney gibidirler. Sözleri Hak kelâmı olup mânevi tefsirdir. (47) “Ney: Evvelâ sûfî-yi sâfî ve âşık-ı vâfi, derûnu mâsivadan hâlî ve nefhâ'yı Hakk ile mâli olan mürşid-i alîden istiare ola. “Ney'in insan-ı kâmile sûret, lâfız ve zât olarak münasebeti ve benzerliği vardır. Sûretâ benzerlik, yüz sarılığı ve sînelerinin delik delik olmasıdır. Hak âşıklarının dışlarının rengi ve içlerinin hâli bu türlüdür. (48) “Ney'in yedi deliği, insanın yedi a'za-yı zâhiriyyesine işarettir.”(49) Ney'in delikleri ateşle açılır. Boğumlarına, başına, ayağına teller ve mâdeni halkalar takılır, kuruyup sararır, içi boşalır. Hz. Mevlâna bir rubâisinde:
“Ney'i dinle ki neler, neler söylüyor. Allah'ın gizli sırlarını tekellüm ediyor. Yüzü sararmış, içi boşalmış, başı kesilmiş, yahud neyzenin nefesine terkedilmiş olduğu halde dilsiz ve kelâmsız, Hudâ, Hudâ diyor” buyurmuştur. İnsan-ı kâmil de böyledir. (50) Lafzan münasebet şudur: Ehl-i Fars ney kelimesini esker yerde nefy mânâsında kullanır. Nitekim bu beyitte şâirin: “Men neyem” (ben değilim) dediği gibi:
Men neyem cüz mevc-i derya-yı kıdem
(Ben, kıdem deryasının dalgasından başka bir şey değilim). Pes bunlar, bu vucûd-ı âsîlerin nefy etmişler ve adem-i aslîlerine gitmişlerdir…Zât olarak benzerlik odur ki neyin içi boştur ve onda seslerin çıkmasına sebep olan neyzendir. Kezâlik bu yüce tâifenin derunları mâsivâdan boşalmış, ilahî nağmelerle dolmuştur. Ney'e nisbet olunan sesler, neyzendendir. Öyleki insan-ı kâmile nisbet olunan kemâlât, kelimât ve hâlât dahi Allâhu Taâla'dandır. (48) Ney, neyzensiz ses çıkarmadığı gibi insan-ı kâmil'in de görmesi ve işitmesi, söylemesi ve cemî ahvâli Hâlik iledir. (51)
6- Mü'min:
Bişnev haber-i sâdık ez gofte-i Peygamber
Ender sıfat-ı mü'min el-mü'minü ke'l-mizmer
Gerçek haberi, en doğru sözü, Peygamber kelâmından işit: “Mü'min sıfatındaki mü'min, düdük gibidir” ve nây misâlidir. Mü'minin, ney gibi ille içi boş olmadıkça savt u sadâsı, yani kelâm ve edâsı sâlih olmaz. Nitekim Hz. Mevlâna (k.s.), Mesnevî'yi şerîfinde ney ile ki insan-ı kâmil ve mü'min-i sahib-i dil vucûdundan ibarettir, ibtidâ edip buyurmuşlardır... (52)
7- Âşık:
Ney dahi âşık-ı sâdıka her vech ile teşbih olunur. (53) O, içi mâsivâdan boşalmış, kurtulmuş sâf bir sûfî, vefâkâr bir âşıktan istiâredir. (54) Merdân-ı Hudâ'nın dahi aşk-ı İlâhî derdinden yüzleri sararır, sîneleri delik delik olur. Aşk şevkıyla yanıp yakılıp feryâd ederler. (55) El-hâsıl ney, mutlaka “İrcîî” hitabına lâyık olan âşıklara misâldir. (56)
8- Gönül:
Muînî ney'i, gönül olarak da yorumlamıştır:
Nây-ı dilde şerha şerha çün firak
Tâ ki eyed şerh-i derd-i iştiyak
Aslı nâyın çün ezelden dil durur
Nâya dilden demdeme hâsıl durur (57)
Nitekim bizzat Mevlâna'da bir gazelinde:
“Ey gönül, ateş deryasına at sürme; çünki korkuyorum, dayanamazsın ateşe. Varlığın kamıştandır, bir sesindir var; her nefeste o neyden yepyeni bir ses çıkarmadasın. Seslendin mi bir şehri ayağa kaldırıyorsun; fakat kamışlığının da ateşe tahammülü yok” diyerek gönlü ney'e, gönül âlemini kamışlığa (neyistana) benzetiyor. (58)
9- Kalem:
Daha önce belirtildiği üzere ney, kamış mânâsına gelmektedir. Mûsikî âleti olan ney'in, kamıştan yapılması gibi eskiden kalemler dahi kamıştan yapılırdı. Bu îtibarla ve başka bakımlardan ney ve kalem arasında ve ayrıca kalem ile Hz. Peygambere işaret yönünden çeşitli alâkalar kurulmuştur.
Bunda da ney dindi kasd oldu kalem
Çün zuhûra evvelâ geldi kalem
Ol kalem yani ki rûh-ı Mustafâ
Mühr-i mihr-i hâtem-i bahr-i safâ
Rûhu oldu cümle ervâha mead
Mebde-i mirsâd u mürşid-i reşad
Cümle ilm-i evvelîn ü âhirîn
Oldu ol rûh içre sâbâş-âferin
Çünki bu erkâni ney oldu sebeb
Evvel ol zikr olmağ olmaya aceb (59)
İkinci olarak neyden murad, kamış kalem olduğu îtibariyle istiare olmaksızın bildiğimiz kalem olur. Gerçi Hazretin, ney hakkında icrâ eyledikleri bazı evsafı, bu mânâ üzere feryad ve inleme, kalemin tahrîratından istiare ve yahut lisan-ı hâl ile nâlesinden ibaret olur…Allâhu Taâla Habîbine: “Ikra' ve Rabbüke'l-ekremü'l-lezî alleme bi'l-kalem” (Oku! Senin Rabb'in nihayetsiz kerem sâhibidir. O, kalem ile (yazıyı) öğretti) (60) buyurmuştur.
Hz. Mevlâna, tâlib olanlara buyururlar ki ey Hak tâlibi olan, kalemin yazdığı sözleri işit ve onun lisanından cârî olan esrârı işit. Gör ki hâl diliyle ne söyler, mânâ lisanıyla ne takrir eyler. Onun için kaleme hükemâ, insanın bir lisanı da budur dediler.
Üçüncü olarak istiare yoluyla kalemden murad, veliyy-i kâmil'in ve mürşid-i fâzılın vucûdu ola. Bu takdirce aralarındaki benzerlik şöyledir: Kalemin hareketi ve durması tamamen kâtibine ait olduğu gibi evliyanın dahi harekâtı, susması ve konuşması tamamen Cenab-ı Hak'dan demek olur…
Ve dördüncüsü istiare yönüyle kalem-i a'la ile hakikat-ı Muhammed Mustafa (s.a.v) murad olur. Cenab-ı Hak ol hakîkatla “Nûn ve'l kalemi vemâ yesturûn” (61) (Nun ve kalem, bir de satıra yazı yazdıkları şeyler hakkı için) diye kasem buyurdu. Ve ol Hazret, bu hakikatın şânında “Evvelü mâ-halakallahu'l-kalem” (Allah, ilk önce kalemi halk etti) diye tâbir kıldı. Başka bir yolla dahi ney'den Hz. Mustafa ve kalem-i a'la alınır. Zira ney sözü, ebced hesabı üzere altmıştır. Sîn lâfzı dahi altmıştır. Sîn, Hz. Muhammed'in ismidir… (62)
Gizli sırların, bütün ilimlerin tâlim vasıtası olan kalem, Muhammedî varlıktır. Resûl-i ekrem (s.a.v), hem bu mânâyı îma edip “Eğer kalem olmayaydı, dînin kıyamı olmazdı ve salâh-ı ıyş yüz göstermezdi” buyurur. (63)
“Sual olunursa ki niçin ney temsile tahsis olundu: …Pes ney ki nebat cinsindendir, insandan baîddir. Cevab budur ki ibtida-yı mahlûkat kalemidir. Nitekim hadiste gelir: “ Evvelü mâ-halakullahu'l-kalem.” Kalem ise bu nişana göre bi-hasebi'l-gâlib kamıştan olur. Kalem ile bu kadar nukuş-ı huruf ve suver-i kelimât zâhir olduğu gibi evvel-i mahlûk ve ibtida-yı masnû' olan kalemin yüzünden dahi bu kadar ervâh ve ecsâm, zulmet-âbâd-ı nâbûddan sayra-yı vucûda kadem bastı…Allâhu Taâla hakikat-ı Muhammediyye nûruna tecelli ettikte kalem gibi iki şakk oldu. Bu cihetten dahi kalem ıtlak olundu. Ve bir dahi kalem ile sahib-i kalem murad olunur…Ve bu kalem gerçi hakikat-ı Muhammediyye'den ibarettir. Ve lâkin cümle hakayık-ı kevniyyenin ol hakîkattan hissesi vardır. Âdem aleyhisselâmın türabından evlâdının behresi olduğu gibi…Pes kalem ile mutlak vucûd-ı insanî irâdetine vecih budur, ve bu tarîk ile neyden insana intikal olunmuştur.” (64)
10- Mesnevî:
Mesnevî'nin gerçi zâhiren hikâyeleri ve mânâları aydındır. Lâkin hakîkatte gizli sırlar ve İlâhî ilhamlardan kinâyedir. O, şerîat hükümlerini câmidir. Tarîkat sırları ve hakikat nurları ondan zâhir olur, parlar. Nitekim ney'den herkes, sır ve mânâ ne idiğini anlamaz. Mesnevî'den dahi murad ne idiğini herkes idrak eylemez. (65)
Yukarıdaki ifadelerde ney' vâzıh bir şekilde Mesnevî mukabili olarak yorumlanmamakla beraber, ney ve Mesnevî arasında kurulan benzerliği, daha önce bahsi geçen ney-kalem münasebetini de dikkate alınca ney'in, Mesnevî'yi yani Mevlâna'nın bizzat bu eserini sembolize ettiğini düşünmek de imkân dâhilindedir. Ayrıca müteâkıp beyitlerle de teşhîs ü intak ve berâat-i istihlâl san'atlarına (66) uygun olarak ney'in dilinden, âdeta Mesnevî'nin konusuna işaret edilmektedir. Dolayısıyle “Dinle bu neyi” karşılığında, “Mesnevî'yi, bu eseri dikkatle dinle (veya oku!” şeklindeki bir tefsirin dahi aykırı düşmeyeceği kanâatindeyiz.
ŞİKÂYET- AYRILIKLAR-HİKÂYET
Düştü nâyistân-ı vahdetten garîb
Yine inler k'ola aslına karîb
Âdem ol firkatle gözden döktü nem
Gözü pür nem oldu gönlü doldu hem
Kan döküp Ya'kûb arar vasl-ı veled
Ney figan kılıp sorar vasl-ı Ehad (67)
“Bi-şnev ez ney çün hikâyet mî-kuned” “ Ney'den dinle, nice nice hikâyet eyler. “Ez cüdâyîhâ şikâyet mî-kuned” : Belki hakîkatte ayrılıklardan şikâyet eyler ki kadîm yârinden ve aslî vatanından ayrı ve uzak düşmüştür. Sen onu, hikâyet ve beyhûde efgan ve şikâyet eyler zann eyleme. Ney'den murad, mürşid-i kâmildir. Gerçi zâhirde halka müsâhabet edip onu ve bunu hikâyet eyler. Lâkin derûn-ı pür sûzu, bir nefes vatan-ı aslî yâdından ve ezelî âlemden olan ittihâdından fâriğ ve gâfil değildir. Belki o âlemde olan zevk u safâdan ayrı olduğundan ötürü, derd ü eleminden ney gibi feryâd ve efgân edip sa'y u gayretten hâlî olmayıp yine evvelki mertebeye vusûl bulmak cehdine ikdam ve ihtimam eyler. Bu şikâyet, Hz. Mevlâna'nın kendisine göre değildir. Zîra kendisi vâsılînden idi. Belki ol cânibi unutanlara göredir. Tâ ki şikâyetin sebebini anlayıp ol cânibe küllî meyl ü rağbet peydâ olup vusûlüne çalışırlar…Pes ney'in harâretini işitip gaflet eyleme. Belki onun şikâyetini dahi can kulağı ile dinle. Zîra sana o şikâyetten ziyade Menfaat vardır. Zira şikâyetin sırrını fehmettikde sana bir sûz-ı harâret peydâ olup seni vatan-ı aslî cânibine tâlib ve râgıb eyler…Ve ayrılıktan murad ne idiği, ikinci beyitte beyan olunur. Hz. Mevlâna, şikâyet lâfzı ile işaret eyler ki hikâyet hâli üzre olmayıp belki ondan murad şikâyet ve şikâyetten murad, gâfillere tenbih olduğu gibi bu kitapta vâki olan hikâyeler dahi hemen sâfi hikâyeler değildir. Belki nice işaretler ve kinâyeler vardır ki ehline zâhir ve rûşendir.
Hz. Mevlâna, kitabın evvelinde firâk zikreyledi; dinleyene ziyade rağbet ve şevk vermek için. Zira firâkın sırrını fehmettikde vatan-ı aslîye meyl peydâ olup vusûlüne çalışınca öyleki firâk, mânâda, iki cihan (dünya ve âhiret) saadeti sermayesinin sebebi olur. (68)
Mevlâna'nın ayrılıklardan şikâyet etmesi budur ki kendileri beşeriyyet libâsını giymezden evvel, mutlak nûr ve mutlak zât idi. Beşeriyyet ki unsurlar âlemidir; kesif ve zulmâni olup esker halk kesâfeti üzre olmağın şikâyet tarîkı gösterdiler…Mesnevî-yi şerîfi söylemeye, Çelebi Hüsameddin hazretleri sebeb olmuştur. Ve “Biş-nev”in muhatabı onlardır. Buyururlar ki “Ey Hüsameddin, işit, bu ney nice hikâyet eyler; ayrılıklardan şikâyet eyler.” Yani kâf u nun (kün:ol) emrinden bâtından zâhire ve yokluktan varlığa, insan kendiliğine aldanıp ve dünyaya gönül verip evham ve hayâlatla perdelenip ve benden uzak düştüler. Geri makamların tahsil etmeyip esfel-i sâfilînde kaldılar. Lâcerem beşeriyyet sebebiyle hakk iken bâtıl oldular…
Hz. Sultan buyurur ki: “İşit ney'den –ki Muhammed Resulullahdır- nice şikâyetler eyler, ayrılıklardan hikâyetler eyler.” Yani der ki: Ruhlar âleminden şahâdet âlemine –ki dünyadır- bunca ruhlar sefer eyler. Dünya âlemine gelip marifet kazanıp ten vasıtasıyla kendi hakîkatını anlayıp Hak yolunu bilip nice türlü irfan ve mertebeler tahsil eyleyip yine dünyadan sefer ettikde gelip bize vâsıl olup ebedî cennete yetişirler… Bu âleme geldikde dünya tuzağına düştüler. Hilesine ve süsüne aldanıp yiyip içmeye gönül verip elde olan sermayeyi berbad edip ol ayrıldıkları makamı –ki “Elest” makamıdır- elden çıkarıp tahsil edemeyip esfel-i sâfilînde kalıp Allah korusun, cehennem ateşine giriftâr olup envâ'türlü azablara mübtelâ olup ebedî azab içinde kaldı benim ümmetim” diye Muhammed Resulullah, ayrılıklardan hikâyet ve şikâyet eyler.
Ve bir dahi her kimse kim vatan-ı aslîsinden uzak düşe, beherhâl ol, firakta ve elemde olur. Husûsâ ki vatanında iken zevk u refahiyette olmuş ola.
Kezâlik ney dahi su gibi ırmakta gelişmekte, sürur içinde, cana can katan rüzgârlarla sallanmada…ve zikr ü tesbihte idi…Ansızın kaza eli ulaşıp kader kılıcıyla başını kesip ayağını yerinden ayırıp pâre pare edip nice zaman ayrılık ateşinde kurutup ondan bağrını delik delik edip bunca riyâzât ve mücahedelerden sonra âkıbet, bir üstâd-ı kâmile ve bir mürşid-i âlime erişip onunla hem-nefes olup sırrına mazhar düşüp ve dilsiz sadâya gelip ahvâl-i derûnundan ve geçen mâcerasından ve gizli sırrından haber vermeye başladı. Vatanından ve yârânından ayrı ve uzak olduğu hüzn ile ve enînle takrîre ve derûn-ı dilden şikâyet ve hikâyet etmeğe başladı… (69)
Neyden murad evliyâ-yı Hudâ ve yahut Hz. Muhammed Mustafa ola. Pes bunlar hod ayn-ı vuslattadır. Öyle olunca firkatte ne gûne şikayet ederler ve vech ile ayrılıklardan şikâyet semtine giderler. Bu suâle bir kaç vech ile cevap verilip illâ enbiya ve evliyanın şikâyetleri, vuslattan önceki mâzideki ahvâle nisbetledir. Mâzîdeki ahvâli nakleylemelerinden murad, gaflet erbabını tenbih ve irşaddır.
Üçüncü olarak evliyâ indinde cem' mertebesinde gark olmaktan lezzetli bir hâlet dahi yoktur… Gerçi vahdeti kesretle görürlerse de bi mertebeyi, ayrılıklar add eyleyip ondan şikâyet ederler. Nitekim Hz. Nebî: “Leyltenilen alıka ve leyte ümmî lem telidnî” (Nolaydı ben yaratılmayaydım ve anam beni doğurmayaydı.) diye bu ayrılıklardan şikâyet kılarlardı. Halbuki ol Hazretin mertebeleri cem'ü'l-cem' makamı idi. Ve cem' makamına mi'rac edip hakikî mahbûbun ve bütün enbiyâ ve evliyâ ruhlarının ve büyük meleklerin… ülfetine nail olmuş iken kesret mertebesine tenzil kıldıkta Ebûcehil ve Ebûleheb'in kınamasına ve tahkîrine mübtelâ olmuşlardı. Onun için: “Ve mâ ûziye fî misle mâ ûziytü” (Kimseye benim gibi azab olunmadı) diye bu fikrat ve eziyyete işaret kılmışlardı. Zira dâvet mertebesi, firkat mertebesidir, gerçi vuslatta iseler de… (70)
…”Ayrılıklardan şikâyet eyler”. Bu mısrada suâl vârid olur ki evliyâ ve enbiyâ Hudâ'dan ayrı değildirler. Vuslatta olan kimseler, firkatten şikâyet eylemekte fâide nedir denilse evvelâ cevap budur ki: Gâfillere tenbih içindir. Vatan-ı aslîsini unutanlar içindir. Bir dahi budur ki enbiyâ ve evliyânın vuslatı devam üzere değildir. Zira dâimî visâle beşeriyyet mânidir. O sebepdendir ki Hz. Sultanü'l-enbiyâ (s.a.v): “liye me-Allâhi vaktün lâ esa'unı…” (Benim Allah ile öyle bir vaktim var ki yere göğe sığmaz.) buyurmuştur.
Hz. Mevlâna, mahall-i vuslatı, ateş içinde kızıp tamamen rengi dahi ateş gibi kızaran mahalle teşbih buyururlar. O an demir, “ene'n-nar” (ben ateşim) dese sözü sâlih olur. Zira demir, ateşin evsafıyla vasıflanmış olur. Pes vuslat hâleti buncalayındır, daim değildir. İmdi bunların şikâyeti, vuslat hâletinin devamsızlığından ötürü olur. (71)
“İşit ney'den nice şikâyet eyler, yani şikâyet eylemez belki ayrılıklardan hikâye eyler” ve asıl âlemden ve vatanından ayrı olduğun hemderd olanlara yanıp söyler. Zira ney, temsil tarîkıyla zikrolunmuştur. Murad insan varlığıdır ki zarûrî bir gurbet âlemine düşmüş ve ehadiyyet mertebesinden tedrîc ile nüzul eylemiş ve nâçar yine vatanına rucûu lâzım gelmiştir. Hak âşıkı ve ârifi olanların lisanı ise hikâyet lisanıdır ki sevgilinin huzûruna yoksulluk arz ve acz izhardır. Yoksa kader sırrından gâfil…cahil mahbûbun lisanı olan şikâyet lisanı değildir…Zira bazı şikâyet sûreti hikâyete mahmuldür. Nitekim bazı ehl-i derd, serd edip demiştir:
Hikâyet eylesem belki şikâyet anlanır bilmem
Ne yüzden arz-ı hâl, etsem sana ben ey kerem kânı.
Onun için bazı ehl-i hakikat, “…Kişinin ahvâlini hemcinsi ile müzakere etmek şikâyetten sayılmaz” buyurmuşlardır. Nitekim Kur'ân'da Hz. Ya'kub a.s.'dan hikâye yoluyla gelir: “İnnemâ eşkû bessî ve hüznî ilallah…” (Ben büyük kederimi ve hüznümü ancak Allâh'a şikâyet ediyorum…) Binâenaleyh can kulağı açık olanlar, ney'in feryâdı ve figânını hilâye olmak üzere dinlerler. Sesini mücerred efsanedir demezler, hakkında hak söylerler bilirler. (72)
Daha önce ney bahsinde işaret edildiği üzere ney'le Âdem aleyhisselâmın temsil edilebileceği düşünülecek olursa, memnû meyve ve dolayısıyle Âdem'in cennetten çıkarılarak firkate giriftâr olması ve nefsinden şikâyetle o, ahvâl-i perîşânını nedâmet içinde hikâye eyler şeklinde beytin yorumlanması mümkündür. (73)
İnsan-ı kâmil…Hz. Âdem a.s. gibi vatan-ı aslîsinden ayrı düşüp ana rahmine benzeyen dünyaya gelip gama ve yâr ayrılığına mübtelâ olduğundan mâada nice kimselerden tekdir işitip türlü mihnete mübtelâ olunca aslî vatanında bunların birisi olmayıp Cenab-ı Hakk ile anda geçen demleri yâd edip ve bu âlemde sabr u karar edemeyip daima bu âlemden şikâyet ve ahvâlini hikâyet edip bin can ile aslî vatanını arzu eder. Nitekim Niyâzî-i Mısrî buyurur:
Ey garib bulbul diyârın kandedir
Bir haber ver gül-izârın kandedir
Pes bu yerde kimseye yâr olmadın
Var senin elbette yârin kandedir
Gökte uçarken yere indirdiler
Çâr unsure bendlerine urdular
Nûr iken adın Niyâzî dediler
Şol ezelki îtibârın kandedir (74)
“…İnsan-ı kâmil'in ayrılıklardan şikâyeti ve hikâyeti hakkında Hz. Mevlâna efendimiz “Fîhi Mâ-Fîh” lerinin 54 üncü faslında, kendilerine vâki olan bir suâl üzerine şu tafsîlatı verirler: Birisi Hz. Şeyhten yani Hz. Mevlâna'dan şunu sordu: Hakk'ı âlilerinden “Levlâke levlâk lemâ alaktü'l-eflâk”, yani “Ey Resûlüm, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” buyrulan Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem bu azamet ile beraber “Yâ leyte Rabbi Muhammedin lem yehluk Muhammeden” yani “Ne olaydı Muhammed'in Rabbi keşki Muhammed'i yaratmasaydı” der. Bu nasıl olur? Hz. Mevlâna bu vech ile cevap verdi: “Bu söz bir missal ile tavazzuh eder. Bir karyede bir erkek bir kadına âşık oldu. Ve her ikisinin evleri yakın idi. Beraberce ömür sürerler ve balıkların su ile hayat buldukları gibi onlar da semirir ve neşv ü sema bulurlar. Ve hayatları birbirinden olur idi. Nâgâh Hak Taâla onları zengin etti. Öküzleri, koyunları, at süruleri, malları, altınları, haşem ve hatemleri çoğaldı. Kesret-i tena'umdan şehre azm edip her birisi birer şâhâne konak satın aldılar. Ve orada ikamet ettiler. Bu, bir tarafta ve o, bir tarafta. Hâl bu gâyeye erişince o ıyşa ve o visâle muvaffak olamadılar. Derunları alt üst ve ciğerleri sûzan olup gizli nâleler ettiler. Çâre olmadı. Ve bu sûziş son dereceye vâsıl oldu. Onlar bu firâk ateşi içinde külliyen yandılar. Böyle olunca nâleleri, mahall-i kabûlde vâki olup emvâl ve mevâşîye noksan ârız olarak tedrîc ile evvelki hale döndüler. Bir zaman sonra evvelki karyede yerleştiler. Ve aynı vasla koyuldular. Firkâtin acılığını yâd eylediler. “Yâ leyte Rabbi Muhammedin lem yehluk Muhammeden” âvâzı zâhir oldu. Çünki Cenab-ı Muhammed s.a.v mücerred olup âlem-i kudsde ve Hak Taâla'nın visâlinde neşv ü nemâ bulur idi, balıklar gibi o derya-yı rahmete salar idi. Gerçi bu âlemde peygamberlik ve halka rehberlik makamına ve padişahlık azâmetine mâlik ve şöhret ve sahâbat içinde idi. Ve lâkin yine evvelki yaşayışa “Kâşki Peygamber olmasaydım ve bu âleme gelmeseydim” der. Zira visâl-i mutlaka nisbetle bütün mu memleket bâr-ı azab ve meşakkattir…
İşte vâris-i Muhammedi olan insan-ı kâmillerin, ayrılıklardan şik'ayetleri dahi bu kabildendir. Ve şikâyet değil hikâyettir. Nitekim Hz. Pîr, aşağıda gelecek olan bir beyt-i şerifte, açık sûrette bu mânâyı beyan buyururlar:
Mesnevî
Men zi-cân-ı can şikâyet mî kunem
Men neyem şâkî hikâyet mî-kunem (75)
Ben canın canından şikâyet ediyorum, hayır, ben şikâyet edici değilim; hikâyet ediyor.” (76)
NETÎCE
Bir ifadeye göre “Gerçek san'at eseri, her devirde yoruma imkân veren eserdir.” (77) Bu îtibarla, hele bugünki kültürümüz müvâcehesinde, Mevlâna'nın şiirleri, her zaman için tekrar tekrar üzerinde durulmaya, açıklanmaya müsaidddir. Böyle olduğu içindir ki takriben onbeşinci yüzyıldan günümüze kadar, daha çok Mesnevî'ye inhisar etmek üzere, şerh işi devam etmiş ve edecektir de…
Mesnevî'yle ilgili, gördüğümüz, görmediğimiz, daha ziyade nâtamam veya müntehabat olarak bir hayli şerhler mevcuddur. Bunların bir kısmında, tekrarlanan, benzer veya nakil bilgiler olmakla beraber, orjinal bilgi ve görüşleri ihtiva edenler de vardır. Bu yönde mukayeseli bir çalışmanın faydalı olacağı inancıyla misâl olarak Mesnevî'nin ilk beytini ele almış bunuluyoruz.
Netîce îtibariyle Mesnevî'nin birinci beytinde istinsah farkları bulunmakta, az çok farklı şekillerde tercüme ve şerh edilmekle birlkte bu beytin, aslî şeklinin tesbîtinde herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Yorumlamalar, Mevlâna'nın ne demek istediğine ne kadar yakın veya uzak olsalar bile, lügat ve ıstılah mânâlarının dışında “ney”in bir sembol olduğunda; “ayrılık” ve “şikâyet” kelimelerinin mecâzen kullanıldığında şüphe edilmemelidir.
Bazı, hasseten şeklî hususlardaki yorumlamalarda zorlamalar görülse dahi bu tür örneklerin, şerhlerin istisnâî olduğunu müşâhede etmekteyiz. Verilen mânâlarda ve îzahlarda umûmiyetle aykırılık olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca hemen hiç bir şârih, demek istediğini, kesin olarak belirtmemiş, ihtimâl olarak ifade etmek istemiştir.
Son olarak: “Dinle” sözünün ehemmiyeti, ney'in Mevlânâ'yı daha doğrusu insan-ı kâmili veya doğrudan insanı temsil edişi; şikâyet'in hikâyet'ten önce gelmesinin gerektiği örneklerinde de görüldüğü üzere (78) bütünüyle sistemli ve mukayeseli bir şekilde ve birinci plânda kendi eserleri ile şerh edilebildiği takdirde Mevlâna'nın daha iyi, daha doğru anlaşılabileceğini ve aynı zamanda eski şârihlerin isabet derecesinin daha iyi belirlenebileceğini söylemek mümkündür…
Meselâ XIII-XV. yy. Türk mesnevîleri üzerinde Mevlâna tesiri için bkz. Âmil Çelebioğlu, XIII-XV (ilk yarısı) Yüzyıl Mesnevîlerinde Mevlâna Tesiri, Mevlâna ve Yaşama Sevinci (1978 Aralık Mevlâna Kongresi Tebliğleri), Ankara 1978, s. 99-126.
Dîvan-ı Kebir ve Mevlâna'nın diğer eserleriyle ilgili tercüme ve bilhassa şerhler, Mesnevîye nazaran daha az görünmektedir. Bkz. . Âmil Çelebioğlu, Hz. Mevlâna'ya İzafe Edilen Bir Gazelin Şerhi, Mevlâna (1982 Aralık Mevlâna Kongresi Tebliğleri), Konya, 1983, s.26.
Mesnevî'nin ilk beytiyle ilgili olarak istifade ettiğimiz veya gözden geçirdiğimiz tam nâtamam veya müntehabat şeklindeki şerhler şunlardır:
1- Muînî, Muîn b. Mustafa, (XV. yy.), (Mânevîyü'l Muradî, telifi: 839/1435-1436). Mesnevî-i Muradiyye, Haz. Dr. Kemâl Yavuz, Ankara, 1982.
2- Gelibolulu Surûrî, Muslihiddin Mustafa b. Şaban (öl. 969/1561-1562), Şerh-i Mesnevî, Süleymaniye Ktp. H. Hüsnü bl. Nr. 686.
3- Mustafa Şem'î (öl. 1000/1591-1952), Şerh-i Mesnevî, Süleymaniye Ktp. Halet ef. Bl. Nr. 334. Katalogda (Mevlâna Biyografyası, Ankara, 1974, c.II, s.100) müellifi mechul olarak gösterilen, Şerh-i Müntehabat-ı Mesnevî adlı eser de Şem'î'ye aittir: Süleymaniye Ktp. Mehmed Murad- Mehmed Emin bl. 220.
4- Mehmed İlmî (öl. 1020/1611), Şerh-i cezîre-yi Mesnevî, Süleymaniye Ktp. Hüsrev Paşa bl. Nr. 156.
5- Ankaravî Rusûhî İsmail Dede (öl. 1041/1631-1632) Mesnevî Şerhi, Fâtihü'l-Ebyat, İstanbul.
6- Abdülmecid Sivasî (öl. 1049/1639). Şerh-i Müntehabat-ı Mesnevî, Süleymaniye Ktp. H. Mahmud bl. Nr. 2453.
7- Sabûhî Ahmed b. Muhammed (öl. 1057/1647), El-İhtiyârâtü Hazret-i Mesnevî-yi Şerif (telif: 1026/1617), Süleymaniye Ktp. Esad Ef. Bl. Nr. 1310.
8- Sarı Abdullah b. Mehmed (öl. 1071/1660-1661). Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, Süleymaniye Ktp. Damad İbrahim Paşa, bl. Nr. 743, matbuu: İstanbul, 1287.
9- Şifâî Derviş Mehmed, Şerhü'l-Kitabü'l-Mesnevî (telif: 1080/1669), Süleymaniye Ktp. Darülmesnevî bl. Nr. 209.
10- Abdullah, Kâşifü'l-Estât an Nevâsii Mehabîbi'l-Esrâr (istinsah: 1092/1681), Süleymaniye Ktp. Şehid Ali Paşa bl. Nr. 1239.
11- Anbarcızâde Derviş, Ali b. İsmail (öl. 1128/1715); Esrârü'l-Ârifîn ve Sirâvü't-Tâlibîn, Süleymaniye Ktp. Şehid Ali Paşa bl. Nr. 1239.
12- Bursalı İsmail Hakkı (öl. 1068-1137/1653-1725), Rûhu'l Mesnevî, İstanbul, 1287, c.I.
13- Şeyh Gâlib (1171-1213/1757-1799), Şerh-i Cezîre-yi Mesnevî, Süleymaniye Ktp. Darülmesnevî bl. Nr. 187.
14- Mehmed Murad b. Abdülhalim, Mesnevî Şerhi (telif: 1256/1840), müellif hattı olabilir), Süleymaniye Ktp. Mehmed Murad-Mehmed Arif bl. Nr. 113.
15- Mehmed Emin, Revâyihü'l-Mesneviyyat (istinsahı: 1273/1856), Süleymaniye Ktp. Nafız Paşa bl. Nr. 522.
16- Âbidin Paşa (1843-1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevî-yi Şerif, İstanbul, 1324, 4. baskı
17- Ahmed Avni Konuk (öl. 1938), Mesnevî Şerhi, Konya Mevlâna Müzesi Ktp. Nr. 4740.
18- Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalalu'ddin Rûmi, Commentary London, 1937, c. I-II.
19- Tahirü'l Mevlevi (Tahir Olgun, öl 1951), Şerh-i Mesnevî, İstanbul, 1963.
20- Bedi'üzzaman Firuzanfer, Şerh-i Mesnevî-yi Şerif, Tahran, 1967.
21- Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Tercümesi ve şerhi, İstanbul, 1981, c.I-II, 2. baskı.
(4) Mesnevî-yi Şerif Aslı ve Sadeleştirilmişiyle Manzum Nahîfî Tercümesi, Haz. Âmil Çelebioğlu, İstanbul, 1967, c.I-II, s.2. İn-ez farkı ve şikâyet-hikâyet takdim ve tehiri olmakla beraber en meşhur ve en başarılı tam bir manzum Mesnevî tercümesi olmak îtibariyle Süleyman Nahîfî (öl.1151/ 1738-1739) merhumun tercümesini tercih etmiş bulunuyoruz.
Mevlâna'nın:
Men zi-cân-ı can şikâyet mî-kunem
Men neyem şâkî rivâyet mî-kunem
( Ben canın canından şikâyet ediyorum, hayır, şikâyet etmiyorum, ondan rivayet ediyorum) (Mânevî-yi Şerif, Nahîfî tercümesi, a.g.e., c. I, s.71, b.1849) beytinde de şikâyet kelimesinin önce geçmesi, Mesnevî'nin ilk beytinde, şikâyetin önce zikredilmesinin ve eski nüshaların doğruluğuna diğer bir karînedir.
(5) Meselâ bkz.: Sivasî, yk. 7a. Sabûhî, yk, 12b. Sarı Abdullah, s.84. Şifâî, yk. 6a Anbarcızâde, yk. 31b. Konuk, s. 18. Farklı açıklamalar için “Ney” bölümüne bkz.
(6) Sivasî, yk. 7a.
(7) Şeyh Gâlib, yk. 3a.
(8) Nahîfî, c.I, s.2.
(9) Anbarcızâde, yk. 31a-b.
(10) Ziya Şükun, Gencîne-yi Güftâr Ferheng-i Ziya, İstanbul, c. I. s. 214-215
(11) Sarı Abdullah, s.88-89. Gölpınarlı, s.17.
(12) Mehmed Emin, yk. 16a.
(13) Tek başına veya kelimelerdeki harflerle ilgili edebî, tasavvufî ,muhtelif husûsiyetler, gerek Halk gerekse Dîvan edebiyatımızda bir gelenek olarak mevcuddur. Bu konuda bilgi için bkz. Âmil Çelebioğlu, Harflere Dair, Millî Kültür, Ankara, Haziran 1980, c. II. S. 1. s. 62-65. Âmil Çelebioğlu, Elif Harfinin Bazı Edebî Husûsiyetleri, Ali Nihad Tarlan Özel Sayısı, İst. Ünv. Edebiyat Fakültesinde basılıyor.
(14) Bursalı, s.3-9. Ayrıca bkz. Mehmet Kaplan, Bursalı İsmail Hakk'nın Mesnevî'nin birinci Beytini Şerhi, Bildiriler, 15-17 Aralık 1973 Uluslararası Mevlâna Semineri, Ankara, s.33-41.
(15) Mehmed Emin, yk. 16a.
(16) 13. dipnota bkz.
(17) Gölpınarlı, s. 16-17 A. Ateş, Mesnevî'nin Onsekiz Beytinin Mânâsı, Fuad Köprülü Armağanı. Ayrıca bkz. Mehmet Kaplan, Mevlâna'yı Nasıl Anlamalı, Mevlâna ve Yaşama Sevinci, Ankara, 1978, s. 27-38.
(18) Alak Sûresi, 1. âyet
(19) Surûr, yk. 5a. Sarı Abdullah, s.88.
(20) A'raf sûresi, 204. âyet.
(21) Anbarcızâde, yk. 29a.
(22) Enfal sûresi, 22. âyet.
(23) Ankaravî, s.24.
(24) İlmî, yk. 3b.
(25) Sabûhî, yk. 12a.
(26) Bu beyit Nef'î'nindir bkz. Divan-ı Nef'î, İstanbul, 1269. Gazeliyât bölümü. S. 21. Şerhte sadece ikinci mısra alınmış olup (beytini) yerine (mısraını) sözü yazılıdır.
(27) Mehmed Murad, yk.2a
(28) Şeyh Gâlib, yk. 3b-4a
(29) Tâhâ sûresi, 46. âyet.
(30) Konuk, s.18.
(31) Nahîfî, c.I, s. 65-66, b. 1686-1694. “Evlere kapılarından girin…” Bakara Sûresi, 189. âyet.
(32) Füruzanfer, s. 1-5. Gölpınarlı, s.18-20.
(33) Sarı Abdullah, s.88. Anbarcızâde, yk. 13a. Mehmed Murad. Yk. 3b.
(34) Konuk, s.18
(35) Mehmed Murad, yk. 3b. Şârih bu rivayeti, Musannifek'in Kasîde-i Bürü'e şerhinden naklettiğini belirtir. Bu hikâye için ayrıca bkz. Sarı Abdullah s.81. Herhalde bu konunun sıhhati, nereden, nasıl kaynaklandığı ayrıca incelenmelidir.
İçerim boş görünür bağrı delik bir nâyım
Mazhar-ı sırr-ı Ali bende-yi Mevlâna'yım
meşhur beytinden, sırr-ı Ali sözüyle herhalde bu rivâyete telmih olunmaktadır. Bu yetitte, karşılaştığımız şekilleriyle “İçerim” yerine “Derûnum” geçmekteyse de mânâca aykırılık olmadığından ve vezin bakımından doğrusu “İçerim” uygun düştüğünden bu kelimeyi tercih ettik.
(36) Sarı Abdullah, s.91.
(37) İlmî, yk. 4a, Ankaravî, s. 26. Anbarcızâde, yk. 31b.
(38) Sabûhî, yk. 13a.
(39) Rûşenî Ömer Dede (öl. 892/1487), Neynâme, Süleymaniye Ktp. H. Mahmud bl. Nr. 3785, yk. 6a.
(40) Şem'î, yk. 7b. Surûrî, yk. 5a. İlmî, yk. 4a. Sivasî, yk. 8b. Şifâî, yk. 6a. Anbarcızâde, yk. 30a. Konuk, s. 18. Nicholson, s.7. Gölpınarlı, s.20.
(41) İlmî, yk.4a.
(42) Gölpınarlı, s.20
(43) Anbarcızâde, yk. 30a.
(44) Gölpınarlı, s.19.
(45) Nahîfîî c. I. s.25, b.626. Daha fazla örnek için bkz. Firüzanfer, s.1-5.
(46) İlmî, yk. 3a. Şem'î, yk. 6a. Anbarcızâde, yk. 29b. Sivasî yk. 8b. Mehmed Murad yk.3b. Mehmed Emin, yk.16a. Konuk, s.18. Nicholson, s.8. Olgun, s.51.
(47) Surûrî, yk. 5a
(48) Ankaravî, s.25.
(49) Konuk, s.18.
(50) Olgun, s.54.
(51) İlmî, yk. 3a. Nitekim Hz. Peygamber için “O, hevâdan (kendi nefsinden) söylemiyor” buyurulmuştur. Necm Sûresi, 3.âyet.
(52) Abdullah, yk. 2b. Burada zikredilen beyit, Mevlâna'nın bir gazelinin matlaıdır. Bkz. Külliyat-ı Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî, Haz. Firuzanfer, Ali Deştî, Tarhan, 1345/1966, s. 464.
(53) Şeyh Gâlib, yk. 4b.
(54) Ankaravî, s.25.
(55) Sabûhî, yk. 12a.
(56) Bursalı, s.12. “İrciî…” (Dön Rabbına, Sen O'ndan râzı, O da Senden râzı olarak…) Fecr Sûresi, 28. âyet.
(57) Muînî, s.20.
(58) Gölpınarlı, s.18.
(59) Muînî, s, 19.
(60) Alak sûresi, 3-4 âyetler
(61) Kalem sûresi, 1.âyet
(62) Ankaravî, s.25.
(63) Anbarcızâde, yk. 29b.
(64) Bursalı, s. 11-12.
(65) Şem'î, yk. 7b-8a.
(66) Cansız bir şeyi, eşyayı veya hayvanı, insan gibi şahıslandırıp konuşturmaya teşhîs ü intak; bir eserin ilk ifadelerinde, başlangıcında, konunun mâhiyetine dair herhangi bir işaret ve karîne bulunmasına da berâat-i istihlâl san'atı denilir. İkincisi için sadece Şem'î (yk. 7b) bir işarette bulunmuştur. Neyle ilgili olarak teşhîs ve intak san'atına da bildiğimiz kadarıyla ilk defa Prof. Dr. M. Kaplan temas etmiştir. Bkz. M. Kaplan Mevlâna'yı Nasıl Anlamalı. Mevlâna ve Yaşama Sevinci (III. Milletlerarası Mevlâna Semineri) Ankara, 1978, s.36.
(67) Muînî, s.19-20.
(68) Şem'î, yk.6a.
(69) İlmî, yk. 4b-5a.
(70) Ankaravî, s.26.
(71) Sabûhî, yk. 13b.
(72) Bursalı, s.10-11. Âyet için bkz. Yusuf Sûresi, 86. âyet.
(73) Sarı Abdullah, s.91.
(74) Mehmed Murad, yk. 4a.
(75) 4. dipnota bkz.
(76) Konuk, s.19.
(77) Bu sözün, Alman san'at tarihçisi Heinrich Wölfflin (1864-1945)'e ait olduğunu sanıyorum.
(78) “Bişnev”, ney, Mevlâna-mürşid bölümlerine ve 4. dipnota bkz.