Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MESNEVİ TERCÜMESİNİN MUKADDİMESİ
Eva de Vitray Meyerovitch (Havva Hanım)
12 Nisan 2011

BATI DÜNYASINDA MEVLÂNA ÜZERİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR VE EVA DE VİTRAY MEYEROVİTCH (1909-1999)

 

FRANSIZCA MESNEVİ TERCÜMESİNİN MUKADDİMESİ MUTLAK'IN (ALLAH'IN) ARANIŞI

 

Eva de Vitray Meyerovitch (Havva Hanım)

Çev: Prof. Dr. Mehmet AYDIN2

 

Abstract

THE MASNAVÎ: SEARCHİNG FOR THE ABSOLUTE TRUTH (ALLAH)

It is doubtless that The Masnavi is one of the masterpieces of universal literatüre and one of the works regarded as holy by humanity. With 25.630 couplets, this momentous work is highly difficult to make sense.It is such a work that it includes all the factors essential for an overall research into the origin, life and thoııght of humanity.

So, how can we introduce The Masnavi? it is important as it is a masterpiece of poetry, a system of philosophy, a general interpretation on Islamic theology, a metaphysical doctrine and a manifestation of mystic development and philosophy. it can also be regarded as a profound study into the psychology of the time, a unique document on the social psychology of its period, a teachinğ by a spiritual adept and also a subtle document of pedagogy, isn't it?

 

Bütün zamanların en büyük mistik dehalarından biri olan Belhli, Mevlevî Muhammed Celâleddin Rûmi' (Genelde batı dünyasında Rûmi diye bilinir) nin eseri olan Mesnevi, tartışmasız evrensel edebiyatın zirvelerinden ve tabir caizse, insanlığın kutsal kabul ettiği kitaplardan birisidir.

Öyleyse, elli bir bin mısralık yani 25.630 beyitlik bu âbidevî eseri nasıl tarif edeceğiz: Bu eser Spiritüel bir kitap, beşeri ve ilâhî bir komedi, İslâm tasavvuf şiirinin doruğudur. Bu öyle bir eser ki, beşeri varlığın kökeni, düşünce ve hayatı üzerinde, yapılacak olan genel bir inceleme için gerekli unsur, onda eksik değildir.

O halde Mesneviyi nasıl takdim etmek gerekecektir? Çünkü, burada bir şiir kitabı, felsefi bir sistem, İslâm İlahiyatının genel bir yorumu, metafizik bir doktrin, mistik mükaşefenin ve düşüncenin bir tesiri, söz konusudur. Yine bu kitap, devrin psikolojisinin derinleştirilmiş bir etüdü, özellikle devrinin sosyal psikolojisi üzerinde eşi olmayan bir doküman, manevî bir üstadın öğretisi ve son derece zor anlaşılan pedagojik bir metod değil midir?

Şüphesiz bunlardan hiçbirisi değildir. Burada söz konusu olan, zikrettiğimiz bütün prensiplerin sentetik bir incelemesidir.

Tamamen şairane bir gözle, mesneviyi baştan sona eşit güzellikte telâkki etmemekle beraber; orada Fars edebiyatının en yüce mistik şiirleri arasında sayılan pasajlar da bulunmaktadır. Şüphesiz, bu kadar önemli bir eserin baştan sona kadar aynı edebî seviyede olmasını da beklemek doğru değildir. Filozofik, teolojik ve psikolojik olarak çeşitli konuları işleyen böyle bir kitabın, yıllara dayanan kompozisyonunun, elli bine varan mısraları arasında bazı farklılıkların ortaya çıkması normaldir....

Filozofik ve metafizik kavramlar konusu Mesnevi'de açıklandığında, dünyanın en önemli sistemlerinden biri olarak kabul edilebilecek derin ve mükemmel bir sistem buluyoruz. Orada, daha önce bilinen mefhumlardan bir seçim görüyoruz. Meselâ, Yunan felsefesinin mefhumlarını... Bunlara da orjinal doktrinel unsurlar ilave edilmiştir. Önceki fikirlerden etkileşen kavramlar bile, onları daha anlaşılır ve kavranır hale getiren bir metod ve sitil içinde açıklanmıştır.

Böylece Mesnevi, manevi vatanından ayrılmakla sızlanan bir Ney'in şarkısı altında yeni Eflâtuncu düşüncenin bir hatırlanmasıyla başlamaktadır. Mesnevinin her yerinde Eflâtunun felsefesi mevcuttur.3 Mevlâna, Sokrat'a özgü diyaloglarla, muhatabını anlama sanatına çok önem vermiştir.4 Ancak Mevlâna'nın kişisel doktrini Aristotelesci fikirlerden oldukça uzaktır.5

Fakat Mevlâna'nın yaratıcı düşüncesi burada durmamaktadır. Onun düşüncesinin temeli, Varlığın Birliği (Vahdetü'l-Vucûd) inancıdır: Buna göre, insan ruhu, kökünden, varlığının ferdileşmesiyle geçici olarak ayrılmıştır. Fakat yine de köküyle birleşme ve kaynağına dönme özlemi çekmektedir... Bundan dolayı, sürgün, unutulma, iniş gibi konular nazariyesi bu dünya görüşünde büyük bir yer tutmaktadır.

Diğer yandan aklın sudûru nazariyesinin HİYERARŞİSİ, SAF akıldan (veya evrensel akıl) başlayarak, onuncu sudûra kadar açıklanmıştır.6 Onuncu sudur ise, Tanrısal dünya ile fenomenal dünya arasında bir yerdir.7

Aklı ilgilendiren şey, madde ve şekildir. Mevlâna da diğer İslâm filozofları gibi bazı Aristocu fikirleri benimsemektedir...8 Fakat, Nefs ve ruh için yaptığı açıklamalar yeni-Eflâtuncu fikirlere daha yakındır.9 Akim onuncu sudûrundan sonra, cüz'i akıllar10 ve varlıklar, varlık dünyasına gelmektedirler."

Nefs bizzat sayısız veçheler göstermektedir. Fakat bu, insanın tanrısal kısmını temsil etmektedir.12 Diğer bütün sûfilerde olduğu gibi Mevlâna'ya göre de insanın bu tarafı, her şeyden önemlidir,13 İslâm felsefesi, yirmi dört ruh kategorisinden bahsetmektedir. Fakat özellikle Mesnevide bahsedilen şehvani ruhtur (Nefs).14 Bu nefs, yüce realite yolcusu için en ciddi ve en büyük tehlike teşkil etmektedir. Bu nefs, samimi insanları bile yoldan çıkarmaktadır.15

Mevlâna için şekil, mutlak birliğin sinesinde zahiri kesretin bir tezahürüdür.16

Mevlâna'nın yazılarında, hayretâmiz şekilde ortaya konan, Atomla ilgili şeylerdir. Gerçekten Mesnevi'de, 1940'larda geçerli olan bir teori ile kıyaslanabilen bir nükleer fizik teorisi buluyoruz. Bu teorinin Yunan Demokrit felsefesi ile ve İslâm felsefesiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Mevlâna'nın zamanında ve daha sonraki yıllarda hiç bilinmeyen Nükleer güç ve Atom hakkındaki Mevlâna'nın bu bilgisini nasıl açıklayacağımızı bilmiyoruz. Mevlâna, atomlardan oluşan bir dünyadan bahsediyor.17 Bu dünya, daimî bir harekete göre hareket etmektedir. Bu atomlar, birbirlerine, evrensel bir genel çekimle bağlıdırlar.18 Mevlâna'ya görünen zahiri hareketsizlik, sadece bir hayaldir... Heraklitin incelediği konuları yeniden ele alarak Mevlâna, dünyayı, hareketsiz görünen bir nehirle kıyaslamaktadır. Buna rağmen, bu nehirde aynı suda iki defa, yıkanılamayacağını belirtmektedir.19

XIII. yüzyılda bu dahinin, serbest hale gelince nükleer gücün kuvvetini haber verebildiğine inanmak zordur.20

O, şöyle diyordu:

O, Atomda bir gizli güneştir. Birden bu atom ağzını açıyor. Gökler ve yer, bu güneşin önünde kasırga olduğu zaman gibi, toz gibi ufalırlar.21

Mesnevinin temel prensiplerinden birisi de diyalektiktir. Batı düşünce tarihinde diyalektik iki temel veçhe altında takdim edilmiştir: Önce Eflâtuna göre olan diyalektik; kavramdan kavrama, öneriden öneriye yükselerek genel kavramlara ve nihayet ilk prensiplere kadar varmaktadır.22 Bu nefsin bir hareketidir ki, duygulardan fikirlere yükselmektedir. Sonra, XX. yüzyıldaki Hegelci tip diye bilinen diyalektiktir. Buna göre, düşüncenin gidişi, varlığın bizzat gelişmesine uygun düşmektedir.. Bu da temel olarak zıt donelerin ayrılmazlığından ibaret görünmektedir...

Mesnevi'de açıklanan diyalektik ise yaygın bir diyalektiktir. Yukarıda açıkladığımız her iki diyalektiği de içine almaktadır... Yine Mesnevi'de Hegel'in üçlü prensibine benzer (tez, antitez, sentez) bir fikir bulmaktayız.23 Mevlâna bunu şöyle açıklamaktadır:***

"Hayat, zıtların ahenginden başka bir şey değildir. Ölüm, anlaşmazlıklara girmeden neş'et etmektedir."24 Mevlâna diyor ki "Ruh dünyası ve Tanrısal dünya, yok olmayan ve ebedi dünyadır. Çünkü bu dünya fenomenal dünyada olanın aksine, zıtların sentezinin sonucunda meydana gelmemiştir.25

Mevlâna zıtların genel prensibi üzerinde ısrar etmektedir. Diğer yandan statik dünyanın aksine "olmak" fikri üzerinde bir çok defa durmaktadır. Bunun için Mevlâna varlığı, daima sürekli değişimlerin bir dizisi olarak görmektedir.2" Yani, bir halden başka bir hale, bir seviyeden bir başka seviyeye geçişin....

Yine Mevlâna, Ruhun bir Maieutique'i olarak divalektiğe baş vurmaktadır.27 Bunu da o, didaktik ve edukatif niyetlerle yapmaktadır, bu tamamen terimin ilk ve klâsik anlamına göre olmaktadır... Yani bu, diyalog sanatıdır ki, sorularla ve cevaplarla öğrenme sanatıdır.

Mesnevide hikayelerin ve masalların çoğu, bu diyalektik metodu açıklamaktadır. Birbirine bağlı, fakat zıt fikirler, hikayenin aktörlerinin ağzından bir birini takip etmektedir. Yapılan tartışma sırasında dikkat çeken karakteristik tutum, Mevlâna'nın tarafsız kalmasıdır. Bunun için o, her iki taraf lehinde de deliller ve farklı fikirler ileri sürmektedir. Temsil edilen iki fikri de kişisel kanaati imişçesine aynı hararetle savunmaktadır.28 Bunun için bazı Mesnevi sarilileri Mevlâna'nın görüşleri ve doktrini konusunda yanılmışlardır...

Aslında Mevlâna'nın kişisel kanaatlerini yakalamak ve anlamak kolay değildir. Çünkü o, bazen ileri sürdüğü bir fikri, daha sonra birkaç bin mısra ile ancak geliştirmektedir... İşte bir çok Mesnevi sarihleri bazı tezatların varlığına bunun için kanaat getirmişlerdir...

Hakikatte fikirler topluluğu ve diyalektik hiçbir zaman kesintiye uğramaz. Bilakis, birinci kitapta başlayan sorular ve hikayeler, altıncı kitapta tamamlanmaktadır...29 Şüphesiz bu arada başka bir çok hikaye ve konu da arada işlenmiştir.

Mevlâna'nın düşüncelerinin mantıki sürekliliğini hiçbir zaman kesmeyen Mevlâna'nın bu tabiatı, onun Mesnevisine sentetik bir karakter vermektedir. Bu, Mevlâna'nın ve bu eserin, önemli bir karakteristiğidir. Çünkü Mevlâna, farklı konularda birçok eser yazma yerine, izah edilmesini gerekli gördüğü bir şeyi bir tek konu üzerimle tasarlayabilmektedir.

Mevlâna, bahsettiği prensipler konusunda mutlak ve kategorik hükümler ileri sürmez. Hakem olmaktan kaçınır ve okuyucuyu farklı çözümler arasında seçimde serbest bırakır. Ancak okuyuculara, kendisine doğru görünen sonuca varmasında da, rehberliği bırakmaz. Yahut iki zıt fikri ilgilendiren eşit değerde deliller sunar ve böylece tez ve antitez arasında bir sentez önerir...

Mevlâna felsefi dilin birtakım teknik ifadelerinin ve kelimelerinin tuzağına düşmeden; fevkalade hararetle anlatmakta ve hikaye etmektedir. Onu tam olarak anlamaktaki güçlük, onun ifade şekli ile samimiyet kurmayı ve bir tek hikayede ve bazen bir tek cümlede, aynı anda birçok konuyu işlediğinin bilincinde olmayı gerekli kılmaktadır.30

Mevlâna cevhersel bir hareket kavramına dayanarak statik varlığı reddettiğinde, bir kaç asır sonra kartezyen fizikçilerinde kabul edilen sürekli yaratılış tezini savunuyordu.31

Mevlâna'ya göre Allah dünyayı yarattığı gibi, onu varlıkta tutmaya da devam etmektedir. Burada söz konusu olan, sadece existansiyel neden değil; süreklilik nedenidir...

Mevlâna, her an dünyanın ve bizim yok olduğumuzu, ancak Tanrısal nefesin bizi yeniden hayata döndürdüğü noktası üzerinde ısrarla durmaktadır. Sürekliliğin sadece zahiri olduğunu ve sabit şeylerin sadece bir hayalden başka bir şey olmadığını açıklamaktadır. Mevlâna bu sürekliliği yanan bir kibritin döndürülmesiyle meydana getirilen bir daire ile kıyaslamaktadır...32 Herhalde bu kısa açıklamalar, Mevlâna'nın felsefî sisteminin derinliğini ve yaygınlığını göstermeye kâfi gelecektir. Bununla beraber, daima filozoflar karşısındaki hor görmeyi ve dağınık fikirleri reddettiğini de göstermiştir. Yine de Mesnevi, açıkça Mevlâna'nın tenkitlerinin daha çok İslâm skolastiğine yöneldiğini ortaya koymuştur. Hedef seçilenler skolastiklerdir.33 Mevlâna, Yunan felsefesini ve İslâm düşüncesini çok iyi bildiği halde her ikisinde de kalmaz ve hakikati başka vasıtalarla aramaya koyulur.34 Bunun için o, daima, yüce hakikatin ve eşyanın hakikatinin felsefe ile ve akıl ile kavranamayacağını söyler... Aklın; dağınıklığını ve aklın yargısı ve gücüne dayanan doneleri hararetle tenkit eder.35 Dağınık akıl, Tanrısal ışıkla ve inayetle aydınlanmayan beşeri ve cüz'i akıldır.36 Mevlâna bu aklı, şehevi akıl diye isimlendirir.37 Aksine saf akıla38 bağlı olan Manevi akıl, insan varlığının en önemli kısmıdır.

Mevlâna, cüz'i akılla ilgili olarak, insanların akılları arasında tabiat farklılıklarını kabul etmeyen Mu'tezile39 ile aynı görüşte değildir. Ona göre bu akıllar arasındaki tabiat farklılıkları, yer yüzü ile güneş arasındaki mesafeden daha büyüktür.40

Fakat bu beşeri akıllar arasındaki fark nereden gelmektedir? Bu akıllar, nefsanî ruhun esiridirler ve farklı derecelerde onun tarafından etkilenmişlerdir. Acaba, cehalet ve hata uçurumuna insan böyle mi düşmektedir?41 Şehvanî ruh güçlendikçe, insan aklı zayıflamaktadır.42

Dediğimiz gibi, sadece İlâhi ışıkla aydınlanmış bir akıl, doğrudan kaynağından yararlanmaya kabiliyetlidir. Oysa dağınık akıl, çoğu zaman duyguların aldatıcı şehadetine dayanmaktadır. Madem ki filozofların kullandığı vasıtalar, hakikate ulaşmaya kabiliyetli değildir; filozoflar, nasıl insanlığın problemlerini çözecekler ve onun ortaya koyduğu sorulara nasıl cevap vereceklerdir?..43 Çünkü duygusal doneler, geçerli değildir. Dağınık akıl, yüce realiteye ulaşamaz. Bunun için onlar, konuların etrafında ebediyyen dönüp duracaklardır. Çünkü hakikatin zahiri şekillerle alâkası yoktur.44

O halde gerçek bilgiye ulaşmak için ne yapmalı? Mevlâna'da fevkalade derin bir mistik bilgi buluyoruz. Bu bilgiye sahip olunduğu zaman, fiziki duygular korunur ve Tanrısal inayet tarafından yardım edilir. Böylece onlar, bizi hataya sevk etmezler. Müminler, Allah'ın ışığı ile bakarlar ve görürler..45 Fiziki göz, bir atla kıyaslanabilir. Tanrısal ışık ise, bir şövalye ile.46 Atı yöneten şövalyedir. Atı doğru yola şövalye sürecektir. Şövalye olmasaydı, at yolu şaşıracaktır.

Beş dış ve fizik duygu dışında, insanın beş de iç duygusu vardır... İşte Mevlâna için bu beş iç duygu, birinci derecede önemlidir.47 Mevlâna bunları, "Spiritüel duygular" olarak adlandırmaktadır. Bu duygular, görülmeyen dünya ve İlâhi inayet tarafından aydınlanmıştır. İşte bu vasıta ile, aydınlanmak,48 örtüleri kaldırmak,49 mistik vizyonu elde etmek, ilham sahibi olmak50 ve mistik bilgiyi elde etmek51 ve "Yüce Gerçeğin" tam bilgisine ulaşmak mümkündür.52

Bu  iç duyguları kuvvetlendirmek için, dış duyguları zayıflatmak gerekir. Spirtürel akla sahip olmak için şehevi aklı ve dağınık aklı aşmak gerekir... Bu akla ulaşmak için kişisel beni ve ferdiyetimizi yok etmek gerekir... Fakat, burada Fiziki yokluk söz konusu değildir. Aksine, Tanrının varlığında53 BENİ yok etmek için geçici varlıktan istifade etmemiz gerekir. Yani fena54 haline ulaşmak için...

Yine de bu, tamamen pasif olmak anlamına gelmez. Bilakis burada pasiflik söz konusu değildir. Söz konusu olan bir iç aksiyondur. Bu da BEN'in mutlak yokluğu değil; Benin Tanrıda yok edilmesidir. Yahut kişisel BEN'in, evrensel ve tek olan Tanrı ile bir olmasıdır. Bu da aksiyonların ve iradenin İlâhi irade ile birleşmesidir.55 Bedensel içgüdüler ve şehvanî akıl, insanı, bir günahkâr, bir sapık, bir inançsız yapmakta ve onu maddi dünyanın en alt derecesine indirmektedir. Eğer kişisel irademizi ve dağınık aklımızı Tanrının iradesi ile birleştirebilirsek nefsimiz ve dağınık aklımız (Akl-ı Ma'asi) tarafından saptırılmış bir varlık durumuna düşmekten kurtulmuş oluruz.

"Ölmeden önce ölmek"56 Mevlâna için çok önemlidir. Mevlâna, Mesnevi'de birçok yerde "Bedensel Ölüm bize gelmeden önce, mistik ölümden" bahsetmekte (bu, küçük Ben'in ölümüdür)57dir. Çoğu yerde o, ben'in yok edilmesi58 ve BEN'de Tanrının sürekliliği zaruretini59 hatırlatmaktadır.60 Mevlâna çokça Hallacı Mansur'dan61 bahsetmekte ve onun şu şiirini nakletmektedir:

"Ey dostlarım beni öldürün. Çünkü benim hayatım, ölümde bulunuyor. Ölümüm, hayattadır. Gerçekten, ölümüm, bu dünya hayatındadır. Gerçek hayatım ise, bu dünya hayatımdaki ölümdedir.62"

Mevlâna, Hallacın "Ben Hakkım" sözünü açıklamakta ve savunmaktadır.63 Hallacın ölüm cezasına çarptırılmasına, bu söz neden olmuştur. Burada Mevlâna hangi çeşit ölüm diye sormaktadır. Hallaç, "Dostlarım beni öldürün" diyordu. Oysa bu, düşmanları tarafından yapılmıştı... Öyleyse burada "fizikî ölüm" söz konusudur. Bu varlığımızın kalkması mıdır? Kat'iyetle hayır.. Çünkü, fizik ölümü ilan edebilmek için, önce Hallacın seviyesine çıkmak gerekmektedir.. Yani Allah tarafından bir söz söylemek gerekmektedir... Çünkü burada, "Ben Hakkım" diyen Hallaç değil; onun ağzından konuşan Allah'tır. Hallacın kişiliği, kişisel varlığı, onda yok olmuştur. Çünkü Hallaç, hiçbir şey demiyordu. Bunu diyen yüce Hakikatti. Çünkü Hallaçta hiçbir şey kalmamıştı... İşte bu nokta en yüksek seviyeyi teşkil etmektedir. .. Hakikaten büyük mistikler de Allah'tan, ondan başka hiçbir şey yoktur diye bahsetmişlerdir. Ancak, Hallacın tanık olduğu mutlak yokluğa ulaşmamışlardır. Hallacın hali öyle bir haldi ki, onun ağzından konuşan Tanrı idi...

Fena makamında, Tanrıda ego (ben), ruh, tam olarak yok edilmesi halinde dünyanın bir hapishane olarak ve bedenin de bir kafes64 olarak telâkki edilmesi gayet normal bir şeydi.. Bu durum da ölüm, bir kurtuluş olarak telâkki edilecek ve mutluluğa açılan bir pencere olacaktır. Şayet böyle bir seviyeye ulaşılmışsa, bu geçici hayattan, görevin ifâ edilmesi ve yeryüzü çamuru ile kirlenen ruhun yüceltilmesi için yararlanmak gerekecektir.65

Mesnevi'de Mevlâna, Hallacın sözünün, cahillerin inandıklarının aksine, ne beşer varlığında ne de insanın Tanrı ile birleşmesi şeklinde Tanrısal bedenleşme inancı ile ilişkisinin olmadığını söylemektedir.66 Hallaç "Benim" dediği zaman, konuşan o değildi. Çünkü iki ayrı varlık, bedenleşemez ve birleşemez.67 Enkarnasyon ve birlik, bir ikilik gerektirmektedir. Buna göre Hallaç, Birlik içinde yok olmuştu.. Varlığın Tanrıda yok olmasından önce "Benim" demek, saf bir bencilliktir.. Oysa bu, yok olmaktan sonra "benim" demek, bu defa, bir tevazu tanığı teşkil ermektedir.

Ferdi benliğe bağlı kalındıkça, kesret dünyasının daha çok esiri oluyoruz. Bu dünyadan kurtulmanın tek yolu "Ayna gibi bir kalbe sahip olmaktır".68 Gerçekten insan, dış dünyanın (makro kozmos)69 gerçeklerini yansıtmaya kabiliyetli bir mikro kozmostur.70

Aynanın mistik sembolizminin anlamı nedir? Yine burada Eflatunun ve yeni-Eflatuncuların düşüncesi ile bir benzerlik vardır... Bu durumda Mevlâna'nın metafizik düşüncesinin kısa bir şemasını çizmemiz gerekecektir:

Buna göre, BİRLİK, yegâne gerçektir. Sadece bir tek varlık vardır. Tanrı ve dünya. Yani yaratık ve yaratan bir tek varlıktır. Dünyadan ayrı olarak bir Allah'a inanmak, düalizmden başka bir şey değildir. Bu, Tevhide avkırıdır... Kesret dünyası, bir hayalden başka bir şey değildir. Makrokozmos olan dünya, mikrokozmos olan insana benzer. Evrensel ruh, onun ruhudur. Maddi dünya ise, onun bedenidir. Yegane existansiyel varlık, "Saf Ruh"tur. Çünkü o, ışıkların ışığıdır. Evrensel akıl'dır. Tabiat ve diğer var olanlar bu varlığın farklı görünümleri ve farklı dereceleridir.

İnsan ruhu, bu evrensel ruh'a aittir. Onun görünen münferitliği, geçici bir ayrılmadan ileri gelmektedir. Vücud kafesine   bir   kuş   gibi   düşerek;   yani  karanlıklar ve kirli dünyaya gelişiyle kendini sürgünde hissediyor. Mesnevi'nin başında onun duyduğu özlem, kamışlıktan kesilen kamışla mukayese edilmiştir. Semavi yurdumuzdan uzak olmak, şuur ötemizde, bu Realitenin bir hatırası olarak vardır... Bu hatırlama, yaşadığımız müddetçe devam edecektir...

Ferdi varlığımız, biricik varlığın bütün veçhelerinden bir parçaya sahiptir. Meselâ ruhumuz, aklımız, nefsimiz ve bedenimiz... Burada bize gereken, BEN'le nasıl mücadele edeceğimizdir... Nasıl, varlığımızın Tanrısal kısmını bu dünya uykusundan uyandırabiliriz. Bizi aslında ayıran en büyük perde, hayalden başka bir şey olmayan kesret dünyasının sinesinde, müstakil bir varlık duygusudur.

Mevlâna Mesnevi'de yegane hedefin, "Varlığın Birliği"ni tasdiktir, der. Eğer birisi, Mesnevi'de bir başka şey bulursa, o ancak bir puttur.71 Renklere inanmamak gerekir.72 Çünkü, gerçek, renksizdir.73 Bütün renkler ona dönecektir.

Bu geçici dünya hayatında bizim görevimiz, bütün varlığımızla, kainatla, Tanrıyla ve bütün var olanla birleşmiş olduğumuzu anlamak ve hissetmektir. Bu varlıkla bizim aramızda hiçbir gerçek ayrım yoktur. Sadece dünyadan ve ben dışındakilerden ayrılmış olma hayaline sahip bulunuyoruz.74 Gerçekte biz, aşağıların aşağısına düştük.75 Şehvanî nefsimizin güçlendirdiği ve arzularını artırdığı bedenimiz nedeniyle ağırlaştık. Bizim bundan kurtulmamız gerekecektir.

Mevlâna, dünyanın ve varlığın daima tekamül ettiğini belirtmektedir. Varlıklar, mineralden, bitkiye, hayvana, insana ve meleğe ve nihayet saf ruha doğru tekamül etmiştir.76 Bu yol, varlığı, kesret dünyasından "Yüce Gerçeğe" götürmektedir. İnsan, kendine özgü istasyonda, sevgilisi ile birleşmek için, en hızlı şekilde ilerlemekle sorumludur…77

Bu, menşeden ayrılmanın en ispatlayıcı işareti, insanın daima bilmediği bir şeyi aramasıdır. Bu özlem, kendini bir aşk olarak gösterir. Gerçekte bu içgüdüsel bir Kamuflajla kılık değiştiren metafizik susuzluğun bir ifadesidir ki kendisini o zaman, seksüel bir aşk şekli altında takdim etmektedir. Oysa insan aşkı, sadece bir başlangıç teşkil eder. Önemli olan bunu Tanrısal aşka çevirebilmektir. Nihâi hedef, bu dünyanın geçici varlıkları değil, bizim başlangıçtaki gerçek menşeimizdir.

Sufizm'de ve genelde müslüman mistiklerde insanî aşk, birçok uyumsuzluklar meydana getirmektedir. Bazıları, insanî aşkın, Tanrısal aşka giden bir engel olduğunu söylemektedir. Bazıları da insanî aşkın, bir hareket noktası olduğunu, bunun için orada kalmak uygun değildir demektedirler. Mevlâna, bu ikinci kanaate iştirak etmektedir... Ona göre aşk, bir ruh halidir ki sonunda bizi Tanrısal aşka götürür ve bize yol gösterir.78 Fakat yine de bu konuda çok tedbirli olmak gerekir.79 Burada ruhun araştırması önemlidir.80

Mevlâna aşk dininin, bütün dinlerden ve cemaatlerden daha üstün olduğunu açıklamaktadır.81 O, aşktan o kadar hararetle82 bahsediyor ki, bütün kötülüklerimizin ilâcının onda bulunduğunu söylemektedir.83 Aşk sayesinde bir taş, spiritüel dünyaya kadar yükselebilmektedir.84

Aşkın üç unsuru olan, sevgili, aşk ve âşık. Bunlardan ilk ikisi, bir gerçekliğe sahiptir. Aşık ise, ilâhi sevgilinin geçici ışığından başka bir şey değildir. O halde, insanın existansiyel hüviyeti, onun aşkından başka bir şey değildir. Aşık ise, bir hayalden başka bir şey değildir.85

Aşk yegane bağ ve yegane köprüdür. O beşeri varlığın beni'ni ve Birlik dünyasını, Tanrısal dünya ile bağlamaktadır. Bu ilişkiyi güçlendirmek için, kalp ve ruh, yüce varlığa, mutlak bir aşka dönüşmesi gerekir. İşte bunun için görünmez dünya, ancak azizlere ve Tanrı dostlarına örtüsünü açmaktadır. 86

Mevlâna'nın açıkladığına göre dünya, hiçbir zaman velilerden mahrum olmayacak ve her devir bir kutsal rehber, yani bir kutba sahip olacaktır.87

Tasavvufun ve aşk yolunun sunduğu güçlüklerden dolayı Mevlâna, manevî bir rehberin seçimini tavsiye etmektedir.88 Özellikle sapıklık riskini önlemek için seyr-i sulûk'un başında mürşide ihtiyaç vardır. Bunun için Mevlâna, üstad ile talebeleri arasındaki ilişkilerin89 kurallarını önermekte ve onlara şeyhe itaatin gerekli olduğunu söylemektedir.

Halkların da, manevi rehberlere ihtiyacı vardır. Bu rehberler, peygamberlerdir. Peygamberlerin görevi, Allah'ın kullarına, doğru yolu göstermektir.

Mevlâna'nın ilahiyatı fevkalade orijinal ve derindir.90 Şüphesiz o, Kur'an-ı Kerim'e ve Peygamberi geleneklere dayanıyor ve özel yorumlar ihtiva ediyor.

Yine de onun ilahiyat doktrini, öylesine yüce bir karakterdir ki, Mevlâna'nın Mesneviy-i Ma'nevisi, sanki Farsça yazılmış bir Kuran gibidir. O, bir Peygamber olmamakla beraber, kitap sahibidir.

Yine şöyle demiştir: "Onun Mesnevisi, yedi gizli manâya sahip olan Kur'an gibidir. Onda, seçkinler için ve avam halk için91 bir gıda vardır.

Mevlâna ile hem fikir olmayan insanlar, Mesnevinin delillendirilmiş bir Kur'an olduğunu, onun bazıları için bir rehber, bazıları için de bir sapıtma nedeni olduğunu92 söylemişlerdir.

Bazı Mesnevi eleştirmenleri, Mesnevinin Kur'an' ın ve hadislerin batınî bir tefsiri olduğunu düşünmektedirler. Fakat Mesnevi, başka şeyler de gizlemektedir. Ondaki metafizik ve filozofik kavramları görmemezlikten gelemeyiz. Bunun için öyle bir eseri, sadece Kur'an'ın tefsiri üzerine dayanan teolojik bir eser olarak sınırlandıranlayız. Maalesef, Mesnevinin harika önemi ve orijinalitesi yeterince ortaya konamamıştır.

Mevlâna daima en geniş toleransın havarisi olmuştur. Ona göre, önemli olan yegane şey, bir tek Allah için olan iman ve aşktır. O Allah her şeydir. Bu Allah, bütün monoteist inançlardaki varlıktan başka bir şey değildir. Mevcut olan farklılıkların önemi yoktur... Hakikatte, kurumsal kurallar ve dini erkanla ilgili tavsiyeler, çoğu zaman, bu bir tek Tanrının yaratıkları arasında farklılık ve düşmanlık nedeni olmuştur. Muhtelif isimlerin "Yüce Realitesi" olarak onun çağrılması önemsizdir. Gerçek müminler, dini davranışları birbirine benzemese de aynı yol üzerindedirler.

Sembolik batınî hikaye ve misallerle o, bize sadece dinin derin anlamına bağlanmayı öğretmektedir. Yani, yegane varlığa olan iman ve aşk, bir kardeşlik atmosferi yaratarak milletleri yaklaştırabilir.93 Diğer taraftan o, bir çok defa, bazı şahıslar için dinin, bir alışkanlık, dahili ve spiritüel bir temelden yoksun bir taklit olduğunu açıklamaktadır.94 Bir şeye samimiyetle ve aşkla inanmak, tamamen bazı sosyal şartlara şeklen bağlı bir itaatten tamamen farklıdır...95

Mevlâna genelde her çeşit fanatizmi en şiddetli şekilde eleştirmekte ve dini fanatizmi, özellikle ondan çıkan uğursuz sonuçlan göstererek tenkit etmektedir. Mesnevi'deki hikayelerden birinde, doğru olmayan bir şey için96 hayatını verecek kadar fanatik olunabileceğini açıklamakta ye şöyle demektedir: İnsan bazen öyle bir psikolojik hale gelir ki, bakar, fakat görmez; dinler, fakat işitmez.97

Dini pratikler ve hayır işleri gerçek bir imanla birlikte olmazsa, onların hiçbir değeri yoktur. Çünkü bu ameller bu durumda, şekilciliğe, bencilliğe, alışkanlıklara, muhtemelen de riyaya bağlıdır.98

Burada belirtmekte yarar vardır ki, halk kesimi için zaruri olan dini pratikler,mistikler ve Allah'ın seçkin kulları için yeterli değildir."

Mevlâna İslâm skolastiğine (Kelâma) muhalif olarak kelâmın yararlılığını ve zaruretini inkar ediyor ve onun bir gecikme nedeni olduğunu ve hatta hata olduğunu söylüyor.100 Buna rağmen o, kelâmın işlediği konuların birçoğunu hatırlatmaktadır. Fakat bunu, kendilerine özgü bir sevimlilikle mücehhez çok kısa bir şekilde, hikayelerle ve misallerle yapmaktadır.101 Böylece öldükten sonra dirilmeden ve yargı gününden; bedeni veya ruhi dirilmenin tabiatı ile ilgili farklı görüşlerden bahsetmektedir. Yine o, Kur'anın mahluk veya gayri mahluk oluşundan, dünyanın ebediliği veya yaratılmış olduğundan, kadercilik ve hür iradeden, cennet ve cehennemden bahsetmektedir. Şüphesiz Mesnevi'de olan şeylerle, Mu'tezile ve Eş'arilerin eserlerinde olan şeyler aynı konular da olsa, aralarında hiçbir metodolojik benzerlik yoktur...102

Kadercilik ve hür irade problemi, özellikle Mevlâna'nın dikkatini çekmiş ve bu konuya geniş bir yer tahsis etmiştir. Çünkü Mevlâna, dini ve sosyal sorumluluk nokta-i nazarından bu prensibin önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Gerçekten burada, en tartışmalı konular söz konusudur ve mesnevi sarihlerinde bu konular bazı uyumsuzluklar meydana getirmiştir. Bunun için bazıları Mevlâna'yı kaderci görürken; diğer bazıları onun "hür iradeye" eğilimli olduğunu ileri sürmüşlerdir.

İslâm kelâmı açısından bu konu çok nazik ve önemlidir. Çünkü, bu iki tezden her birini kabul etme, bir müşkiller kaynağı teşkil etmekte ve İslâm'ın temel prensiplerinden bazılarına ters düşmektedir. Meselâ, hür irade tarafı tutulsa bu, Allah'ın her şeye kadir ve her yerde hazır olmasına tezat teşkil etmektedir. Buna karşılık, kaderciliğe inanma ise, insanın sorumluluğunu söz konusu etmektedir. Öyleyse bu problemi, çözmek gerekir.103

Aslan ve hayvanlar hikayesi104 çok ilginç bir diyalektik sunmaktadır: Aslan, hür iradeyi, diğer hayvanlar kaderciliği savunmaktadırlar.105

Bu konuda Mevlâna'nın kanaati hakkında Mesnevi sarihlerinin birlik içinde olmamalarının üç nedeni vardır:

1- İşaret ettiğimiz gibi Mevlâna her iki taraf için de aynı hararetle delil göstermekte ve sanki iki durumda da kendi fikrini savunuyor izlenimini vermektedir.

2-Bu dönemde, İslâm dünyasında, kadercilikle determinizm arasındaki fark, kesin olarak açıklanmış değildir.106 Yine Mevlâna, determinizmi kabul ettiği ve savunduğu zaman şarihler, onu, kaderciliği kabul etmiş olarak takdim ediyorlar. İşte bu karışıklık, Mesnevi'de çelişkilerin olduğu izlenimini vermektedir. Çünkü bir başka yerde Mevlâna, kaderciliği tenkit ediyor, cahillerin ve tembellerin inancına cevap verdiğini belirtiyordu.107

3- Bazı araştırmacılar ve şarihler, Mevlâna'nın metafizik düşüncesinin temeli olan "Varlığın Birliği" kavramını, kadercilik lehine verilen deliller ve hükümlerle karıştırıyorlar.

Fakat gerçekte Mevlâna, ne mutlak hür iradeye ne de kaderciliğe inanmaktadır. O, daha çok determinizmi kabul etmektedir.108 Yine o, insanın evrensel kanunlar çerçevesinde belli bir hürriyete sahip olduğunu kabul etmektedir.109

Mevlâna seçkin bir kelâmcıydı. O, bir kelâm okulu yönetiyordu. Bununla beraber Mesnevi meşhur olur olmaz o, birtakım Ortodoks kafalar tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Burada büyük mistiklerle ve bazı sûfilerle ilgili genel bir kanun dikkati çeker. En büyük düşmanlığı uyandıran fikirler, özellikle, "Varlığın Mutlak Birliğine", "Şeriat hakkındaki sözlerine" ve "Semaya bağlı bulunmaktadır.110

Böyle bir sosyal ortamda normal olarak Mevlâna diğer sûfiler gibi "sır saklamayı"111, metafizik ve mistik sırların, onları anlamayanlara ifşa edilmemesini tavsiye etmiştir.

Bunun için Mevlâna, Mesnevi konusunda, Mesnevinin bir çok gizli anlamlar ihtiva ettiğini açıklamaktadır. Aleni manalar, herkes için ve seyr-u sulûk'a girmeyen akıllar içindir.112 Birçok defa Mevlâna, şöyle demiştir: Bu konuda konuşmayı kesiyorum. Çünkü, cahiller ve dar kafalılar olabilir. Bazı konulardan bahsederken, onları açıkça söylememek gerek...113

Yüce gerçeğin sırlarını, onları kavrayamayanlardan saklama zarureti, sembolik ve batini bir dil kullanmaya götürmüştür. Bunun için Mevlâna, Mesnevide üst üste konan yedi anlamdan bahsetmiştir. Öyleyse bu eserin temel karakteristiği çok zengin ve çok derin bir sembolizm oluşudur...

Gerçekte Mesnevi'de iki ayrı seviye mevcuttur: Sembolik seviye... Açıklayıcı seviye… Fakat her ikisi de birtakım batînî mefhumlar ihtiva ermektedir. Böylece bir mısra, başka teolojik ve metafizik anlamlar saklayarak, zahiren dostlar arasındaki samimiyetten bahsetmektedir.114 Zaten, bu batini anlamlar da, farklı seviyelerde bulunmakta ve birçok metafizik ve filozofik kavramlara bağlı bulunmaktadır. Mesnevideki sembolizm konusunda birkaç misal vermiştik.115 Ancak bunu açıklamakta yarar gördük.

En güzel sembolizmlerden birisi, ölüm sembolizmidir. Daha önce mistik ölümden yeterince bahsettik. Şimdi söz konusu olan fiziki ölümdür.

Mevlâna, bedenin bir çocuğa hamile olan bir kadınla kıyaslanabileceğini, bedenin ruha hamile olduğunu söylemektedir. Ölüm, doğum sancısıdır. Bedensel hayattan sonra ruh, yeri olan görünmez dünyaya dönmektedir.116

Bu Mesnevinin ancak bir beytini temsil etmektedir. Fakat onun hatırlattığı bütün konular üzerinde ciltler yazılabilir.117 Burada belirtmek gerekir ki, burada hayattan bahsedildiği zaman, birçok durumda ölümden sonraki hayat söz konusudur. Bu ölüm ise, mistik veya fizik ölümdür. Dirilmenin de farklı anlamları vardır. Bazen de ölümden önce insan ruhunun uyanmasıdır. Bazen kesret dünyasının sonunu ve Birliğe dönüşü temsil eden son yargı gününü ifade etmektedir.

Mesnevide sıkça kullanılan sembolik terimlerden birisi de papağandır. Muhtevaya göre o, farklı anlamlara bürünecektir. Meselâ bir hikayede118 papağan, mistik araştırıcıyı ve manevi üstadı belirtmekte iken, bir başka yerde, saf ve taklitçi adamı temsil etmektedir.119 Mesneviyi anlamadaki güçlüklerden birisi, işte, bu sembolik anlamların değişiminde bulunmaktadır.

Aslan, bazen, şehvani ruh olan nefsi temsil etmektedir.120 Bazen de velileri ve Tanrı dostlarını temsil eder.121 Tilki, zahirde hile ve kötülükle bedenleşmekte, fakat sonunda daima kaybetmektedir. Çünkü ne bu dünyada, ne de öbür dünyada dalavere hiçbir şeye hizmet etmeyecektir. Başarıya ulaşanlar, daima samimi ve sâde insanlar olmuştur.

Doğan, bu karanlıklar dünyasına sürgün edilen insan aklıdır... O, kralından uzakta bir mahkumdur.122 Yani, Allah'tan uzak... Ok, aklımızı delip geçen düşünceyi temsil etmektedir. Gizli Hazine menşeimizin gizliliğini temsil etmektedir.Menşeimiz için duyduğumuz özlem, Tanrısal aşktır... İşte bu gizli hazinenin keşfi, "İnsanın kendisini bilmesidir." Güneş, parlak bir hakikattir. Onu görmeyen, körden başkası değildir. Deniz birlik sembolüdür. Köpük, bir fenomenal dünyanın sembolüdür. Dalgalar, sudan ve bu suyun hareketinden başka bir şey değildir. Yine de zahiren, onların ferdi varlığı vardır. Oysa, okyanusun dışında onlar, sudan ve hayalden başka bir şey değillerdir.

İşte yol bu mistik yoldur. Yolcu, yüce hakikatin arayıcısıdır. Onun manevi başarısı, bir parça altın bulmakla mukayese edilebilmektedir.

Bizzat Mevlâna zamanında, Mesnevinin hikayelerinin birinin yanlış bir yorumu ve ondan tenkitçilerin çıkardıkları şey, Mevlâna'yı birkaç mısra ilaveye zorlamış ve sadece cahillerin, söz konusu altında bir metal parçası, bir yeryüzü zenginliği olarak anlayacakların aksine, burada söz konusu olan "mistik bir keşif" olduğunu açıklamıştır.123 Şüphesiz Mevlâna'nın, sınırlı kafaların hücumlarına karşı açıklamaya, savunmaya zorlandığı yer, sadece bu olay değildir.

Maalesef bu sembolizmin bütün unsurlarını burada ele almak imkansızdır. Yine bu konuyu burada bitirmek için merdiven sembolizmini hatırlatmakla yerinmek zorundayız. Merdiven basamaklarından her biri, yol üzerinde bir geçiş istasyonudur. Burada Mevlâna, bizzat Mesnevisini, spiritüel dünyaya yükselmek için; ayaklarının altına konulması gereken merdivenle mukayese etmiştir.

Batîni hikayeler bahis konusu olduğu zaman, yorumun güçlükleri daha da büyümektedir. Bu konuda, gizli anlamlar açıklanabilen bir sembolizmin sınırlarını aşmaktadır.

Meselâ Dakûkî124, deniz kenarında seyahat ettiği sırada birleşmiş bir tek mum olan yedi mum görmüştür. Sonra bu mum dağılıp, yedi mum oluyormuş. Sonra mumlar bir ışığa dönüşüyormuş, tekrar birleşiyor, tekrar dağılıyormuş. Sonra bunlar, bir bedende yedi adam olmuşlar. Daha sonra yedi ağaca dönüşmüşler. Yine tek ağaç olmuşlar ve sonra dağılmışlar. Garip bir şekilde, insanlar bu ağaçların önünden geçiyor ve fakat ağaçları görmüyorlarmış.

Diğer hikayelerde yaptığının aksine Mevlâna burada ne şerh ne de açıklama yapmamaktadır.125 Yine denilebilir ki, bu batini hikaye "Varlığın Birliği" ve "Eşya'nın zahiri kesretinin asılsızlığını" anlatmak istemektedir. Mevlâna, bize cansız varlıklardan, bitkilerden, hayvanlardan insanlara ve ışığa kadar mevcut olan her şeyin, bir tek kaynaktan geldiğini anlatmaktadır. Şüphesiz burada, sayısız telmihlerle dolu olan bir metnin tam bir etüdüne girmemiz mümkün değildir.

Birçok tartışmaya neden olan bir başka anekdot da Zâte'l-Savvar ve üç prens hikayesidir.126

Şüphesiz bu, Mesnevinin en önemli batini hikayelerinden birisidir. Bize göre kal'e', şeriatı, kral, prenslerin babasını peygamberleri temsil etmektedir. Üç prens, üç insan kategorisini ve hakikate ulaşmak için kullandıkları üç kuvveti temsil etmektedir. Birinci Prens, dağınık akılla bedenleşmiştir. ikincisi, Batıni yollarla hedeflerine ulaşmak isteyen âsi ruhlardır. O, samimidir. Rehberi olmadığı için sapıtmaktadır. Küçük kardeş, mistikleri temsil etmekte ve sonuçta hedefine ulaşmaktadır. Prenslerin babası olan imparator, hakikat yolundaki engelleri kişileştirmektedir. Aşkımızın ve araştırmamızın hedefi yüce realite olan prensestir...

Küçük prens hasta ve hatta tembeldir. Fakat bu sadece zahiridir. Hakikatte, onun aşkı çok büyüktür. Fakat araştırması dahilidir. O, pasif değildir. O, bir başka istikamete doğru ilerlemektedir.127 Onun faaliyetleri, cismani ve aldatıcı sonuçlara ulaşmaktadır.

Mevlâna'ya sevimli görünen bir başka fikir ve duygular modeli, Zebân-ı hal'dır. Yani, hâlet-i ruhiye dilidir.128 Aynı tabiattaki ruhların arasında, kelimelerin ötesinde bir geçiş mevcuttur. Kalbin bu anlatımı samimidir. Sözün vasıtası olmaksızm meydana getirdiği anlayış, ne yanlış anlamayı ne de uyuşmazlığı meydana getirmez. Şayet ruhlara böyle direkt diyalog verilmiş olsa, beşeri güçlüklerin çoğu çözülmüş olacaktır...

Mevlâna'ya göre birçok şey sessizce, ruhlar arasında mübadele olmaktadır... Mevlâna için esas olan, beşeri ruh'tur. Onun eserinin büyük bir kısmı, özellikle mesnevi, bu konuya tahsis edilmiştir.

Mesnevide incelenen bütün psikoloji konularını burada nakletmek imkânsızdır. Bu konuda birkaç misal yeterli olacaktır:

İşte kral ve genç cariye hikayesi129 bunlardan biridir. Bu hikayede Mevlâna, bir psikanaliz uygulamasını ortaya koymaktadır. Aslan ve hayvanlar hikayesi130, muhtelif konuları işlemektedir. Bu, beşeri duyguların psikolojik bir incelemesini teşkil etmektedir. Hoca öğrenci hikayesi,131 telkinin öneminden ve psikomatik hastalıklardan bahsetmektedir. Bu konuda kral ve at hikayesi,132 telkinin tesirine iyi bir örnektir. Yasak kale hikayesi, zihniyetin farklı kategorilerini büyük bir incelikle analiz etmektedir.133

Pedagojiye gelince Mevlâna, bizzat Mesnevinin akılları eğitmek ve bilgilendirmek için kompoze edildiğini belirtmiştir... Mevlâna üstadın ve rehberin sorumluluğunu hatırlatmakta ve şöyle   demektedir.    "Çocuklara konuştuğum zaman, onların dilini kullanıyorum"134 Belirttiğimiz gibi, çok defa insanlara, anlayışları ölçüsünde konuşmak zaruretinden bahsetmiştir.133 Yanlış anlaşılma ve karışıklık nedeni olma riski gösteren kişisel kanaatleri konusunda belli bir ölçülülüğü de muhafaza etmiştir.

Bütün bunlara, tamamen Mevlâna'ya ait karakteristik bir işaret de ilave edebiliriz. Yani, İran edebiyatında Mesneviye yegane sitili veren onun taklit edilemez mizahını...

Şüphesiz, İran'ın büyük şairleri olan Ömer Hayyam ve Hafız da metafizik ve filozofik alay (istihza) icra etmişlerdir... Sa'di, mizahçı şair olarak meşhurdur. Fakat Mevlâna'nın durumu tamamen farklıdır. O, büyük bir mizaha ve istihzaya sahiptir. Bu mizah, insanın aklının bazı yönlerine yönelmiştir. Meselâ dağınık akla, saflıkla duyulan güven gibi... Bu metod ve stil, hala pedagojik hedeflere yönelmektedir...136 İşte Mevlâna'nın okuyucuları üzerinde belli bir hayret uyandıran ifade hürriyeti ile bazen niçin seksüel ilişkiler üzerine hikayelerini kurduğunu bu açıklamaktadır. Bununla beraber olayları, böyle bir tarzda telâkki etmek, Mesnevi gibi bir eserle ilgili olarak, ne mantıkidir ne de doğrudur. Ancak bu tarz, insan hayatının, ruhunun ve aklının genel ve analitik bir etüdüdür. Şüphesiz, psikolojik olduğu kadar, sosyal olarak da yaşamın en önemli fenomenlerinden birisinin, eserde noksan olması düşünülemezdi.

Bizim görüşümüze göre bu konu büyük bir şey takdim etmez.137 Yine de, R.A. Nicholson'un İngilizce Mesnevi çevirisindeki metodu benimsedik. Yani bazı mısraları Fransızca'ya çevirmenin bir cesaret işi olacağından, Lâtince'yi kullanmayı tercih ettik.

Bu evrensel dahi kimdir? Horasan'ın Belh138 şehrinde 1207 (H: 504) tarihînde doğan Celâleddin Muhammed, daha sonra, Mevlâna lakabı ile veya Rum'lu Mevlâna lakabı ile anılmıştır. Hicri IX. yüzyıldan beri o, Mevlâna diye ve Batıda da Rumî ismi ile meşhur olmuştur.139 Babası, Bahaeddin Veled olarak tanınan ve kendisine "Sulta-nü'1-Ulema"140 denilen alim zattır. Şeceresi İslâm'ın ilk halifesi Hz. Ebu Bekir'e kadar çıkmaktadır.141 Bahaeddin Veled'in annesi, Harzem-şah hanedanlığının ilk prenslerinden gelmektedir.142

Büyük kelâmcı Bahaeddin Veled, aynı zamanda çok dinlenen bir vaizdi. 1148 tarihine doğru doğmuştur. Onun vaazları ve düşünceleri maarif isimli bir kitapta yayınlanmıştır.143 O, bir sûfi şeyh olarak kabul edilmiş ve Ahmed Gazali'den hırka giymiştir.144 Ona büyük saygı duyulmuştur. Mevlâna'nın ilk üstadı odur. O, aynı zamanda Necmeddin Kübrâ'nın altı temsilcisinden birisidir.

Mevlâna tarikatının tarihçisi olan Aflâki, bir seyahat esnasında Mevlâna'nın babasına "Nereden gelip? Nereye gittiğini?" sorduğunu anlatmış ve Bahaeddin şöyle cevap vermiştir: "Allah'dan gelip, Allah'a gidiyorum. Çünkü Allah'ın haricinde hiçbir şey yoktur."145

Görüldüğü üzere, Mevlâna gibi, babası da "Varlığın Birliğine" inanıyordu. Skolastik düşünürlere karşı aynı şekilde onlar, bir düşmanlık gösteriyorlardı. Bahaeddin Veled, skolastikleri açıkça kürsüsünden tenkit ediyordu... Bunu, Fahreddin Razi'nin muhalefeti açıklamaktadır.140

İddia edildiğine göre bu çekişme, Bahaeddin Veled'in ailesinin göçüne neden olmuştur. Sultan Harzemşah'ın manevi danışmanı olan Razi, gerçekten büyük bir otoriteyi elinde tutuyor ve kişisel düşmanlığı körüklüyordu. Fakat bu iddialar doğru görülmüyor. Çünkü Razi, 1209'da ölmüştür. Yani, Mevlâna'nın ailesinin göçünden on yıl önce. Bu konuda başka birçok rivayetler de mevcuttur. Denildiğine göre, Bahaeddin Veled, bir mistik mükaşefede (Devoilement) doğduğu şehrin Moğollar tarafından gelecekteki tahribini görmüştür. Bu olay onu, göçe sevk etmiştir.147

Böylece 1219 yılında Belhi terk etmişlerdir. O zaman Celaleddin on iki yaşındadır. Önce Mekke'yi ziyaret ederek, Hacc görevini ifâ etmişler. Nişabur' dan geçerek Bahaeddin Veled, şeyh Feridu't-Tin Attar'la karşılaşmıştır. O zaman Attar, Esrar-nâmeyi, Celâleddin'e takdim etmiştir. Celaleddin bütün hayatı boyunca, Attar'a ve Sanâ'iye saygısını korumuştur. Mevlâna onlardan manevi üstadları olarak bahsetmektedir.148

Yolda Bağdat'ı ziyaret etmiş, üç gün sonra Erzincan'a149 doğru yola koyulmuştur. Hicri 625 yılında bu şehir Alâeddin Keykubat tarafından fethedilmiştir. Bahaeddin Veled'i, Keykubat Konya'ya davet etmiştir.150 Bir müddet Karaman'da ikamet etmişler ve orada Celaleddin Semerkantlı Hoca Lalanın kızı ile onsekiz yaşında evlenmiştir, iki oğlu olmuştur. Bunlardan Sultan Veled, Mevlâna'nın ölümü üzerine onun vekili olmuş ve Mevlevi tarikatının başına geçmiştir. 151Diğer oğlu ise, Alâaddin Muhammeddir.

Daha sonra Bahaeddin Veled Konya'ya yerleşmiş ve vaizliğe başlamış ve Konya'nın manevi üstadı olmuştur. Konya'da 1231 yılında ölmüştür. O vakit Celaleddin yirmi dört yaşlarındaydı. Celaleddin babasının medresedeki rolünü üstlenmişti. Bir yıl sonra, Bahaeddin Veled'in eski bir talebesi olan Burhaneddin Muhakkik Tîrmizi, Mevlâna'yı ziyarete gelmiş ve onun manevi üstadı olmuştur. Ölünceye kadar Mevlâna'nın yanında kalmıştır. Onun tavsiyeleri üzerine Mevlâna, Halep'e, Hanefi Fakihi Kemalû'd-din İbn'el-'Adim'l52'ın medresesine okumak üzere hareket etmiştir. Mevlâna daha sonra, Şam'a geçmiş ve orada birkaç sene kalmıştır.

Bu dönemde Şam'da, son günlerini geçirmekte olan Şeyhu'l-Ekber Muhiddin-i Arabi ile karşılaşmıştı.153 Bazı uzmanlar Doğu ve Batı Sufizminin bu iki büyük kutbu ile doğrudan bir bağ kurmaya çalışmaktadırlar.154 Bu iki büyük dahinin şahsen karşılaşıp karşılaşmadıklarını bilmiyoruz. Çünkü Mevlâna, Şeyhu'l-Ekber' den asla bahsetmemiştir. Diğer yandan tarihi dokümanlar da bu konuda susmaktadır. Yine Sadrettin-i Konevi vasıtasıyla İbni Arabi'nin dolaylı tesirinden de bahsedilmiştir. Çünkü Sadrettin, İbni Arabi'nin Üvey oğlu ve Mevlâna'nın dostu idi.

Bize göre bu iki üstadın düşüncesinin genel yönü, aynı da olsa, her ikisi de, Batı panteizmine yakın gitmekte ve her ikisi de "Varlığın Birliğini" kabul etmektedir. Şayet Mevlâna'nın Mesnevisi ve Fîhi ma Fîhi, İbn-i Arabi'nin Fu-tuhât-ı Mekkiyye ve Fususu'l-Hikemi ile mukayese edilirse, ayrı düşünceler iklimi ve ancak zirvede birbirine kavuşan iki dünya görüşünün varlığı ortaya çıkmaktadır.

Bunun için İbni Arabi' nin, Mevlâna üzerinde direkt tesirinin olduğunu, zimnen kabul eden Nicholsonla hem fikir değiliz.155 Çünkü bu iki düşünür arasında sitil ve metod farkını kabul ediyoruz. Böylece, bu iki düşüncenin birbirine ters olduğunu düşünüyoruz.

Mevlâna, mistik bir filozof iken; İbni Arabi, mistik bir kelâmcıdır. Mevlâna'nın batıniliği, şiirsel eğilimli mistik bir sembolizm iken, İbni Arabi'nin batıniliği, kabalistik eğilimli bir batıniliktir.156 Mevlâna'nın çabası, filozofik geleneklerin İslâmlaşmasına yönelmekte iken, İbni Arabi ise, felsefî bir İslâm tesis etmeye yönelmektedir.

İbni Arabi, hırkasını157 Hızırın158 elinden almaktadır. Mevlâna ise Şems Tebrizi ile karşılaşmakta ve kendi hırkasını yırtmaktadır.

İbni Arabi'nin ilhamı, kendisini, Muhammedi velilerin mührü olarak telâkki etmeye götürmüştür.159 Fakat Mevlâna ise, kendisini fenaya götüren bir ilham almak istemiştir.

İbni Arabi rüyada, kendisine "Hikmet Yetenekleri"ni takdim eden bir teofanik figürler görmekte160, Mevlâna ise, uyku besininden, geçmiş günlerin sütünü emmektedir. Yani, kaybolmuş vatanı olan semavi menşeinin...161

İbni Arabi, akla bağlı bir aşkın tanığıdır. Mevlâna ise, aklı, aşkta yok etmek istemektedir.

Her ikisi de biricik ve yegane güneş tarafından aydınlanmışsa da, yine de bu iki büyük kafa arasındaki mesafe, doğu ile batıyı ayıran mesafeye benzemektedir.

Bu konuda her şey çok açıktır. Mevlâna, hiçbir zaman İbni Arabi'nin ismini hatırlatmamıştır. O, daima Hallac'dan, Sanaî'den, Attâr'dan büyük bir saygı ile bahsetmesine rağmen; İbni Arabi'den bahsetmemiştir.

Oğlu Sultan Veled de babası ile ilgili kişilerden bahsederken, Şey-hu'l-Ekber'den söz etmez.

Halep ve Şam'dan sonra Mevlâna, Konya'ya gelir ve Medresenin yönetimini yeniden ele alır. Orada İslâm hukuku ve şeriat eğitimi verir.

Bu bölgede meydana gelen jeopolitik ve sosyal olayların onun üzerinde ve düşüncesinde büyük tesiri olmamışa benziyor... Sultanlar ve Valiler değişmesine, Selçuklular ile Moğollar arasındaki savaşlar devam etmesine rağmen, Mevlâna, medresedeki eğitimini sürdürüyor ve herkes tarafından saygı görüyordu.

Onun için önemli olan ve bütün hayatını altüst eden, Şems-i Tebrizi ile karşılaşması oldu. Şems meçhul, yalnız seyahat eden ve Konya'ya gelen bir dervişti. Hakkında fazla bilgi sahibi değiliz...162 Onun Tebrizli olduğunu biliyoruz. Tahminen, 580 Hicri'de Tebriz'de yaşadığı söylenmektedir. Eflâki onun, Tebrizli Şeyh Ebu Bekir Zenbilbâf' ın müridi olduğunu anlatmaktadır. O, "Uçan Şems" diye163 isimlendiriliyordu. Çünkü o, şehirden şehire geziyordu.

      Bu seyahatler sırasında küçük işler yaparak hayatını kazanıyordu.

Eflâkinin anlattığına göre Şems, Konya'ya Hicri 642 yılında gelmiştir. Bir gün Mevlâna İplikçi medresesinden çıkmış, bir beygire binerek talebeleri arkada, pazara doğru ilerlerken, Şems aniden ona doğru atılmış ve ona şöyle sormuştur, "senin görüşüne göre en büyük kimdir? Beyazid mi? Muhammed mi? 164Mevlâna ise şöyle cevap vermiştir: Ne garip soru? Muhammed Hatemü'l-Enbiya'dır. Beyazid ise, sadece bir sûfidir. O zaman Şems şöyle cevap vermiştir: Öyleyse "Peygamber, Allah'a niçin seni gereği gibi tanımadım" demiştir. Oysa Beyazid şöyle demiştir: Ne mutlu bana... liyakatin ne kadar yüksektir. Bunun üzerine Mevlâna bayılmış, kendine geldiğinde, Şems ile birlikte Medresedeki odasına girmişler ve orada kırk gün kalmışlardır.165

Başka bir rivayete göre bu karşılaşma Mevlâna'nın medresesinde olmuştur: Mevlâna havuzun kenarında, yanına birkaç kitap koymuş vaziyette abdest alırken, Şems gelmiş ve ona şöyle sormuştur: "Bu kitaplar neden bahsetmektedir? Mevlâna, "Dağınık İlimlerden" demiş ve onları Şems'in bilmediğini söylemiştir. Şems bu esnada kitapları alır ve havuza atar... Mevlâna şöyle der: Ne yapıyorsun. Bunlar tek nüsha olan yazmalar. Onları bozdun. Şems elini uzatır ve yazmaları ıslanmadan havuzdan çıkarır... Mevlâna şaşkın halde sorar: Bu ne haldir? Şems cevap verir: Bu kalb ilmidir. Onu sen bilmiyorsun..166 Mevlâna bir çığlık atar, Şems'in elinden tutar, onu medreseye götürür ve orada kırk gün kalırlar.

Bu iki rivayetten birincisi ise daha makul görünmektedir. Her halükarda önemli olan "karşılaşma şekli" değil; sonuçtur. Yani gerçek değişimdir. İşte bu andan itibaren o, tanıdığımız en büyük İslâm sufîlerinden biri olmuştur.

Mevlâna, Şems'ten manevi üstadı olarak bahsetmektedir. Şüphesiz babasından veya Burhaneddin Mahakkık Tirmizi'den çok şey öğrenmişti. İslâm hukuku alanında geniş bir kültüre sahipti. Mevlâna, Şems ile karşılaştığı zaman kırk yaşlarında idi ve büyük bir entellektüel olgunluk içinde idi... Şems'in ona getirdiği şey, her türlü mantıki dağınıklığın ötesinde bir başka boyuta açılma, bir perde kaldırma, Tanrısal aşkın sarhoşluğu olayıdır. Fîhi Mâ Fîhi'de şöyle demektedir: "Şems'le karşılaşmadan önce Allah'a, doğru yolda, bana rehberlik yapması için dostlarından birini göndermesi için dua etmiştim..167 Mevlâna ile Şems arasındaki bu ilk karşılaşmanın bir başka rivayetini, Eflaki'nin yaptığı bir yorum vermektedir. Bu da devlet şah tarafından verilmiştir. Buna göre Şems tarafından sorulan som şudur: "Bu zabitliklerin ve dini pratiklerin hedefi nedir? Mevlâna, şeriate ve peygamberi geleneğe saygılı olmaktır demiştir. O zaman Şems ona demiş: Bu dışla alakalıdır. Mevlâna Şems'e sormuş: Bunun ötesinde ne vardır? Şems cevap vermiş: Ma'rifet vardır. Yani meçhulden bilinene geçiş  vardır.   Daha  sonra,   Mevlâna'nın  çok  sevdiği   Sana'inin  şu  beytini okumuştur" "Şayet marifet, benliğini kendin için kaybettirmezse; cehalet, böyle bir bilgiden daha iyidir."

Fars şiirinin en büyük eseri olan Divan-ı Şems-i Tebrizi bu karşılaşmanın ve manevi ilişkinin meyvesi olmuştur. Bu eser, Mevlâna tarafından kompoze edilmiş ve Şems'e hediye edilmiştir. Mevlâna, kaybolmuş bir cennetin özleminin farkına vardıran ve kalbinin derinliklerinde gizli olanı ifşaya izin veren Şems için derin bir minnet duygusuyla bunu yapmıştır. Mevlâna şöyle der:

"Yüzbinlerce yılardır, havadaki atomlar gibi uçuyordum, şayet bu zamanı ve bu hali unutsam da yinede uykudaki seyahatim onu benim hafızama hatırlatıyor... Uyku dadısından, o geçmiş günlerimin sütünü emerim ey Rabbim. Onun için herkes varlığından, bir müddet geçmek veya kurtulmak için, sarhoşluğa ve kendini unutmaya verir... Herkes bilirki, bu varlık tuzaktır. İnsanın kendi ihtiyariyle bir şeyi düşünmesi, bir şeyi anması, cehennemdir âdeta.168

Mevlâna'nın Şems'e olan bağlılığı ve saygısı, yavaş yavaş çevresinde kıskançlık uyandırmış ve komplolar, dedikodular, tarikatı zehirlemeye başlamıştır. Şems on altı ay Konya'da kaldıktan sonra ayrılmaya karar vermiş ve Hicri 643 yılında Konya'yı terk etmiştir. Mevlâna, bu ayrılığa dayanamamış ve yirmi kadar talebesini oğlu Sultan Veledle birlikte Şems'i Konya'ya geri döndürmek için göndermiştir.169 Şems bir yıl sonra Konya'ya geri gelmiş, fakat ona karşı düşmanlık ve kıskançlık iyice artmıştır. Bunun üzerine Şems, kaybolmaya karar vermiş, Mesnevi şarihlerine göre, Hicri 645 yılında izini kaybettirmiştir. Kesin olarak nerede olduğu bilinmemiştir. Bunun için Şems'in, öldürülüp öldürülmediği, nereye gittiği bilinmemiştir.

Eflâki'nin anlattığına göre Şems, Mevlâna ile birlikte iken dışarı çağrılmış, öldürülmüş ve cesedi kaybedilmiştir. Sultan Veled ise bunu doğrulamamıştır. Onun arkasında iz bırakmadan gittiği tahmin edilmektedir. Mevlâna her yerde Şems'i aratmış, bizzat kendisi onu bulma ümidi ile iki defa Şam'a gitmiştir.170

Şems, Fars edebiyatının en esrarengiz kişisidir. Onun hakkında çok az şey biliyoruz. Bu konuda belgelere sahip değiliz. Kitabı yok. Ona atfedilen bazı eserler vardır. Bundan da sadece küçük bir kısım elimizde... o da Mecâlis'dir. Bu da talebeleri tarafından tutulan notlardır. Şems'e atfedilen eserlerin en meşhuru Makalât'tır. Şemsle Mevlâna arasındaki sorular ve cevaplardan ibarettir.

Şems'in kaybı, Mevlâna'nın hayatını alt üst etmiştir. Onu aramak için Şam'a gerçekleştirdiği iki seyahatten sonra ümidini yitirmiştir. Bunun üzerine, Şems'in gitmesini isteyenler bile, pişman olmuşlardır... Sonra Mevlâna gerçekte ayrılışın olmadığının bilincine vardı.171 Çünkü onların ruhları, Tanrısal Semanın güneşi ile birleşmişti.172

Aslında Şems herkes için meçhul kalmıştır. Bundan Mevlâna hariçtir. Çünkü o, Şems için "Benim güneşim" demiştir...

Şems'e atfedilen bütün bunlar, bize doğru gibi görünmektedir. Burada birkaç batini cümle zikredeceğiz. Bunu yorumlar yapmadan, sadece Şems'in yeni düşüncesini göstermek için yapacağız. O, kendisi için şöyle diyor:

Bu hattatın üç çeşit yazısı vardır. Birincisini kendisi okur, başkaları okuyamaz, ikincisi ona okunuyordu, fakat başkalarına okunmuyordu. Üçüncüsü, ne ona ne de başkalarına okunuyordu. İşte ben bu üçüncüye aidim.173

Şems'in kaybolmasından iki yıl sonra Mevlâna, mensuplarından Salâhaddin Feridun Zarkûp'u halife174 ve şeyh olarak seçmiştir.175 Fakat kısa bir zaman sonra, sâlikler arasında düşmanlığa hedef oldu ve ona kültürsüz olduğu için sitem ediliyordu. Ancak Salâhaddin, diplomasiyi kullanmış ve müritler arasında zihinleri dindirmeyi başarmıştır. Mevlâna'nın yanında ölünceye denk, on yıl kalmış ve vefat etmiştir. O, kendi kendine şöyle diyordu: "Ben hiçim. Ben Mevlâna'nın bizzat kendisini gördüğü bir aynadan başka bir şey değilim..." Mevlâna, Salâhaddin'e çok bağlıydı... Sultan Veled'in dediğine göre "Onun sayesinde üzüntüsü dinmişti."

Salahaddin'in ölümünden sonra, Hüsameddin Çelebi, Mevlevi tarikatına sahip olduğu her şeyi verdi. O, Salahaddin'in yerine geçti. Mevlâna bütün işleri ve hazineyi ona emanet etti. Ona büyük bir dostluk gösterdi ve Hüsameddin'in tavsiyeleri üzerine Mesneviyi kompoze ettiğini belirtmiştir. Birinci kitabın girişinde Hüsameddin Çelebi'den "Gökler hazinesinin anahtarı, zamanın Beyazıdı, devrin Cüneydi" olarak bahsediyor.176 Mesnevi'nin diğer beş kitabı da onun ismi ile başlamaktadır. Birinci kitabın sonu ile, ikinci kitabın başı arasındaki iki yıllık gecikmeye, Hüsameddin'in eşinin ölümü neden olmuştur.177 Mevlâna, mısraları dikte ettiriyor,   Hüsameddin ise,   onu yazıyor ve ezberliyordu.   Mesnevinin kompozisyonu, hayatının sonuna kadar devam etmiştir.

Mesnevi'nin son kitabı olan altıncı kitabın diğer beş kitaptan daha uzun olmasına rağmen ani bir tarzda sona ermesi, Mevlâna'nın orada eserini bitirmeye niyetli olmadığı izlenimini vermektedir...178

Mevlâna 17 Aralık 1273 akşamında ölmüştür. Son hastalıkları sırasında yanına Sadrettin-i Konevi gelmiş; özel şifa dilemişti. Mevlâna ona şöyle cevap vermişti: "Sevgili ile seven arasında sadece kıldan bir gömlek olduğunda; ışığın, ışıkla birleşmesini istemezsiniz."179

Mevlâna'nın ölümünde bütün Konyalılar, inanç ayırımı gözetmeksizin yas tutmuştu. Trompet ve Dümbelek sesleri ile "iyi haber" ilân ediliyordu.180 Bu iyi haber, Âşık ile Mâşûk'un birleşmesi haberiydi. Yirmi kadar kişi, bizzat Mevlâna'nın kompoze ettiği aşağıdaki beyti okuyordu: "Düşüncenin kralı, karışıklık olmaksızın dans ederek, ışık ülkesi olan, diğer ülkeye doğru gitti."

İslâm ülkelerinde, cenazenin müzik eşliğinde götürülmesi alışılmamış bir şeydir. Fakat Mevlâna'nın ki böyle olmuştur. Çünkü o, hayatı boyunca, müziğe ve Semâya aşk duymuştur. Onun için semâ, manevi bir oratoryo di. Onun için semâ, bilinç ötesi üzerine kurulmuş bir ibadetti. Çünkü semâ Allah'a doğrudan temas tesis ediyordu... Bunun için semâ, Mevlâna'nın ölümü vesilesi ile yapılan merasimin bir kısmını teşkil ediyordu. Aynı şey Salahaddin Zerkup için de yapılmıştı. Çünkü Mevlâna şöyle dememiş miydi: "Bizi bulmak istiyorsan, bizi neşe'de ara.. Çünkü biz, bu krallığın sakinleriyiz."181 Bizzat ölüm, bu sevinç için bir vesile olmaktadır.

Şems ile karşılaşmanın sebep olduğu karşılıktan sonra Mevlâna, semâya başlamıştı. Başlangıçta semâ, Mevlâna'yı vecde götüren bir haldi. Bir kelime, bir gürültü, bir manzara, ani bir aydınlanma, saatlerce süren "bir semâ seansını" ortaya koyabiliyordu. Meselâ, bir gün pazardan geçerken bir Türk;bir tilki derisi satmak için "Tulki, Tulki" diye bağırıyordu.182 Mevlâna, sahanın "Dil kou, dil kou" kalb nerede? kalb nerede? dediğini zannetmişti. Bunu duyan Mevlâna, çarşının ortasında, bu kelimeleri tekrar ederek, semâya başlamıştı... Talebeleri de aynı ruh haliyle birlikte semâ ediyordu...

Salahaddin Zerkup'la da ilk karşılaşmalarında Mevlâna'nın hemen semâya girdiği anlatılır.183 Salahaddin kuyumcuydu. Mevlâna bir gün, onun dükkanının önünden geçiyordu. Mevlâna, Tik-Tak şeklinde, altın plâkaya vurulan çekiç seslerini duymuştu...   Bu   ses   hemen   Mevlâna'yı   semâya   yöneltmiştir...   Şeyh,   seslerin kesilmemesini işaret etmiş ve semâ, sabahtan öğleye kadar devam etmiştir.184

Bir şiir, bu semâ seansını şöyle hatırlatmaktadır: "Bir kuyumcu dükkanında bir hazine göründü. Mevlâna'nın bütün eserlerinde özellikle, Mesnevi'de, Mevlâna'nın müzik aletlerine ve seslerine ilgi gösterdiğini görmekteyiz. Mevlâna, küreler müziğinin psagorcu teorisine iştirak eder ve şöyle der: Bunun için filozoflar şöyle demişlerdir.185 Semavî kürenin değişiminin ahenklerini alıyoruz"186 ve ilave eder: Çünkü hobua'nın inlemesi Tambur'un gürlemesi biraz evrensel trompete benzemektedir... İnsanların, tambur eşliğinde söyledikleri melodiler, semavî kürenin değişiminin sesleridir.187 Mesnevi'nin her yerinde, müzik aletleri, semâ ve şarkı sembolizmi hatırlatılmaktadır.188

Semâ, gün geçtikçe, Mevlevi tarikatının günlük alışkanlığı haline gelmiştir. Attar'dan, Sanai'den Mevlâna'dan şiirler okunuyor ve bu rebab ve diğer müzik aletleri eşliğinde icra ediliyordu... Bu seansların başında bazı dervişler, özellikle Mevlâna, semâya kalkıyor ve mistik bir huşu içinde bulunuyorlardı... Mevlâna'nın hayatının sonuna doğru semâ, az veya çok organize edilen bir merasim formuna bürünmüştür. Mevlâna'dan sonra yerine geçen Sultan Veled, Mevlevi tarikatını yönetmiş ve batini izahlara bürünen birtakım kurallar koymuştur.

Hakikatte, bu merasimlerin asırlardan beri, sûfilerin nezdinde olan spontane şekille hiçbir ilişkisi yoktu. Özellikle, Şeyh Ebû Sa'id Ab-dul-Hayr'in Han-ı Gâh'ında olanlarla.189

Sufizmde en tartışmalı konulardan birisi Semâ konusudur... Dini otoritelerin dışında, sûfi şeyhleri de semâ konusunda birbirlerinden ayrılmaktadır. Hayatı boyunca Mevlâna, Semâ'dan dolayı tenkit edilmiştir. Birçok başka nedenlerle birlikte, Mevlevi tarikatını savunmak için Sultan Veled,190 Bazı açık kurallara göre191 Semâyı organize ederek semâ merasimlerine, batini ve kozmik bir anlam vermek istemiştir.

Dediğimiz gibi, Semâ kozmik sembolizm ihtiva etmektedir. Manevi üstad, dervişlerin ortasında dönmektedir ve varlıkları aydınlatan güneşi temsil etmektedir. Semâ yapanlar, güneşin etrafında bizzat kendi eksenlerinde dönen gök cisimleridir. Dervişlerin elleri göğe doğru yönelmiştir. Orada İlâhi inayeti toplamaktadırlar. Bütün jestler, dervişlerin giydikleri kıyafetler bile, sembolik bir anlamı ifade etmektedirler.192 Bu merasim (semâ), Batı'da da meşhur olmuştur. Batı'da Mevlevi tarikatı "Dönen Dervişler" ismi altında tanınmıştır.

Mevlevi tarikatı diğer sûfi tarikatlara galebe etmiş ve Hindistan'dan, Avrupa'ya ve Amerika'ya kadar yayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda en iyi yaşayan tarikat Mevlevi tarikatı olmuştur. Şüphesiz bu, bu tarikatın düşünceye saygılı olmasından ve yararlandığı bütün dünyaya saygısından olmuştur.193

Mevlevi tarikatının hiçbir politik temayülü olmamıştır. Büyük bir hareket hürriyetinden yararlanmış ve bütün Anadolu'ya ve küçük Asya'ya yayılmıştır. Mevlevi tekke ve zaviyeleri194 hala Türkiye'de, Suriye'de, Mısır'da, Libya'da, Kıbrıs'ta ve Belgrad'da varlığını sürdürmektedir.

Dervişlerin başlangıçta oturdukları yerlere Hanigâh deniyordu. Buranın tekke ve zaviyelerden farkı vardı. Hanigâhlar da oturuluyor ve yaşanıyordu. Tekke ve zaviyede ise, toplanılıyordu. Bu evlerde Mevlâna'nın kitapları ve öğretileri, şeyhler tarafından açıklanıyordu. Mevlâna'nın eserleri arasında en mühimi, şüphesiz Mesnevi idi. Mesnevi ismi, kendi arasında uyumlu iki mısradan oluşan beyitten geliyordu.

XV. yüzyıldan beri mesnevi üzerinde birçok şerh yapılmıştır. Bunlardan en çok tanınanlar şunlardır:

1- Kemale'd-din Harezm'in şerhi, iki cilttir.195

2-   Veli, Muhammed Ekberâbâdi (XVIII. Asır) şerhi, Farsça196

3-   Sûrûri Şerhi, Farsça

4-   Çelebi Şerhi, Türkçe

 

Mesnevi'nin şerhli veya şerhsiz tercümeleri de yapılmıştır:

1-   İsmail Ankaravi'nin nesir halindeki tercümesi. XVII. yüzyılda yapılmıştır.197

2- Süleyman Nahifi (XVIII. yüzyıl) tarafından mısralarla yapılan tercüme.

3-   Yusuf İbn Ahmed el-Mevlevi'nin, Arapçaya yaptığı nesir halindeki tercüme.198

4- Muhammed Yûsuf Ali-shâh'ın Hindçeye yaptığı çeviri. Bu çeviri de mısralarla yapılmıştır. 199

 

Bazı mesnevi şerhleri de tercüme ile şerh arasında yer almakladır.

1-  Muhammed Abdullah Şerhi. Farsça 200

2-  Abidin Paşa şerhi. Türkçe

 

Batı dillerinde yapılan tercümelere gelince sadece, R. A. Nicholson tarafından 1925'de yapılmış olan İngilizce çeviri bütünlük arz etmektedir.201

Batı dillerinde bundan başka kısmî yapılmış olan tercümelerde vardır:

1-  George Rosen'in, birinci kitabın dörtte birini mısralarla çevirdiği bir tercüme. Leipzig-1849)

2-   James Redhouse'un, birinci kitabı mısralarla çevirdiği kısmî ingilizce çevirisi. Londres, 1881)

3-  E.H. Whinfield'in altı kitaptan nesir halinde yaptığı çevirisi. Tahminen üç bin mısrayı tercüme etmiştir. Londres, 1887.

4- C.E. Wilson'un yaptığı ikinci kitabın şerhli tercümesi Londres, 1910.

Mevlâna'nın diğer bir abîdevi eseri, Külliyat-ı Şems isimli eseridir.202 Bu divan, Şems'e ithaf edilmiştir ve bütün şiirler,203 Şems'in ismi ile bitmektedir.204 Bazen bu divan, elli bin beyit olarak takdim edilmiştir. Fakat bütün şiirlerin Mevlâna'ya ait olduğu kesin değildir... Bu konuda en güvenilir bilgi, Bediu'z-zaman Fûrûzânfer'e ait olan nüshadır. Bu eserde Mevlâna'nın tam bir biyografisini de bulmak mümkündür.205

Bu eserin Eva de Vitray-Meyerovitch ve Muhammed Mokri tarafından Fransızcaya kısmi bir tercümesi yapılmıştır... Bin seksen gazeli ihtiva etmektedir.206

Mevlâna'nın en önemli nesir eseri Fîhi-mâ-Fîh'dir. İddia edildiğine göre bu isim, İbn Arabi'nin bir şiirinden alınmıştır. Bununla beraber bu isimde bir şür bilinmiyor. İlk defa Bustanu'l-Seyahat207 isimli eserde bu isim bulunmuştur. Bu eser, Vezir Muinu'd-Din Pervane208 tarafından özellikle sorulan sorulara Mevlâna tarafından verilen cevapların derlenmesidir. Fîhi-mâ-Fîh Mesnevi tarzında, anek­dotlardan, hikayelerden, Kur'an ve hadislerden kompoze edilmiştir.

Bu eser, Tahran'da Bediu'z-zaman Fûrûzânfer tarafından 1950209 yılında yayınlanmış ve Arberry tarafından 1961 yılında İngilizceye tercüme edilerek Londra'da yayınlanmıştır. İngilizce ismi Discourses of Rûmi'dir. A. Gölpınarlı, bu eseri 1959 yılında Farsça'dan Türkçe'ye çevirmiştir.

Bu eserin Fransızca çevirisi Eva de Vitray-Meyerovitch tarafından "Le livre du Dedan" ismi ile 1975'de yapılmıştır.210

Mevlâna'nın bir başka lirik eseri, Rubâ'iyât dır.211 Veled Çelebi tarafından ilk defa İstanbul'da 1894 yılında yayınlanmıştır. 1932 yılında H.Ali Yücel ve 1939 yılında da A. Halet Çelebi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

İki yüz yetmiş altı rubainin kısmi olarak Fransızca'ya çevirisi A. Halet Çelebi212 tarafından yapılmıştır. Rubailerin büyük bir kısmı 1986 yılında Eva de Vitray-Meyerovitch ve Djamchid Mortazavi213 tarafından yapılmıştır.

Mevlâna'nın mektupları Mektûbât isimli kitabı meydana getirmiştir. Burada söz konusu olan yüz kırk dört mektuptur. Bu eser ilk defa İstanbul'da Hicri 1356 yılında Feridun Nafiz Bey tarafından yayınlanmıştır. 1956'da Tahran'da Y. Djamshidi-Pur ve G. H. Amin tarafından yeniden yayınlanmıştır.

Mevlâna'nın bazı vaazları Mecalis-i Seb'a isimli kitabı meydana getirmektedir. Bu kitap M.E. Nafez tarafından yayınlanmış ve 1937 yılında İstanbul'da R. Hasan Efendi oğlu tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.

Mevlâna'ya atfedilen başka eserlerde vardır. Fakat ona ait olduğundan emin olunmamaktadır. Diğer yandan bunlar önemli eserlerde değildir. Meselâ, Khâb-Nâme, Makâlât ve Işhg-Nâmeh, bunlardandır.

Mesneviye gelince. Nicholson'un tenkidli nüshası Londres'da 1924 ile 1934 yılları214 arasında yayınlanmıştır. Bu Mesnevi, en eski yazmalara göre meydana getirildiği için en doğrusu ve en güveniliri olarak kabul edilmiştir. Fakat bu nüsha da, hatalardan yoksun değildir. Nicholson da kullanılan yazmalara bağlı bazı hataların olma imkanını kabul etmiştir. Fakat ilim âşığı bu adamın çalışmasının; bilgiyi, cesareti ve zevki birleştirdiğini itiraf etmek gerekir. Hayatının büyük bir kısmını Mevlâna'nın eserlerini inceleyerek geçirdiği için onun düşüncesi ile oldukça ünsiyet peyda etmiştir.

Nicholson çalışmasının başında VIII. asır yazmalarından ilham almıştı. Fakat birinci ve ikinci kitabın yayınından sonra, Mevlâna'nın ölümünden iki yıl sonra Hicri 677 tarihini taşıyan VII. asra ait başka yazmalar bulunmuştur,215

Bunun için daha sonra ilk iki kitap üzerinde bazı düzeltmeler getirmiştir... Onlar, daima düzeltmeler gerektirmiyordu. Bunun için yayınlanan metne genelde saygı gösterdik.

Bütün Mesnevide bizim tercümemizle, Nicholson'un yayını arasında çok az fark vardı... Bununla beraber, nadir bir vak'a olarak, Nicholson'daki bazı mısraları kabul etmemiz mümkün olmamıştır. Meselâ, IV. kitabın tenkidli nüshasında Nicholson elindeki yazmalara göre 225. beytinin ikinci yarısında zamr216 kelimesini almış ve onu aşağıdaki şekliyle İngilizceye tercüme etmiştir.217 "in order that for awhile they may be delivered from sobriety (consciousness), they lay upon themselves the opprobrium of wine and minestrely"

Her çeşit metodolojik müşahedelerin dışında ve sadece mantıksal bilimselliğe ve Mevlâna'nın düşüncesine göre, Mevlâna'nın ney dinlemesi veya müzikle meşgul olmayı istemesi yüz karası bir şey midir yoksa bir utangaçlık mıdır? Hem de Mesnevi gibi, Ney'e övgü ile başlayan bir kitapta.

Fakat doğru kelime nedir? Zamr yerine "Bang".218 Öyleyse bu beyti şöyle tercüme edebiliriz:

"Bir zaman için şuurdan kurtulmuş olduklarından, kendilerine şarabın ve uyuşturucuların yüz karasını kabul ettirmişlerdir."

Şüphesiz bizim tercümemizdeki bu tür şeylerle Nicholson'un tenkidli baskısındaki farklılıklar çok nadiren görülmekte219 ve önemsiz sayılmaktadır. Bununla beraber, Mevlâna'nın düşüncesiyle doktrinel tezadlar gösteren küçük detaylara da tepki göstermedik.220

Bazı beyitlerde, Nicholson'un metodunu benimsedik. Yani o beyitleri Latinceye tercüme ettik. Sonra tercümelerini yeniden yaptık.

Genelde çeviriciler için tamamen edebi çeviri, zor metinlerde kendini gösteren engelleri bir aşma vasıtasıdır. Ancak diğer yandan tamamen serbest bir tercümede, bizzat haklı veya haksız metinden anlaşılanı, yazarın ağzına koyma imkanıdır.

Biz ise kabul edilen bu iki perspektiften de sakındık. Fakat açık, anlaşılır bir manayı vererek metne en yakın tercümeyi yapmayı denedik...

Bazan parantez içinde beyti açıklamak için bir kelime veya bir isim ilavesine mecbur kaldık. Çünkü Mevlâna'nın metoduna göre, birkaç sahife sonra, daha önce işlediği konuya tekrar dönme olayı olduğu için, bir "o" zamiri kullanarak "o dedi" şeklinde ifade ettik. Fakat "kim dedi?" sorusu olduğu zaman gerekli olan şeye işaret ettik.

Mesnevinin tercümesindeki zorluklar, bu eseri tanıyanlar için açıktır. Bu zorluklar, ne bir kitabın bir cildi ile ne de birçok mısra ile sınırlı değildir. Güçlük çok boyutlu sembolizmden ve şairane bir sitil içinde ifade edilen batınilikten gelmektedir. Bizzat Mevlâna'nın açıkladığı önceki sahifelerde bizim de ifade ettiğimiz gibi Mesnevinin beyitleri birçok halde, sayısız ve üst üste konmuş anlamlar ifade etmektedir. Bu Fars dilinin ve onun mistik boyutunun bir özelliğidir ki o, yüzyıllar içinde hazırlanmış ve gelişmiştir. Fakat derin anlam zenginliği içindeki bu mistik batini ve sembolik fikirler, Fransızca gibi hiçbir müphemiyete tahammülü olmayan bir dilde açık şekilde tercüme, zor bir iştir. Unutmayalım ki Mesnevi'de bazı kelimeler iki ve hatta daha çok anlama sahiptir. Gerçekte Mevlâna, mümkün olan bütün kabulleri oynamıştır. İşte bu çevirinin en büyük güçlüğü bu noktada bulunmaktadır. Şayet birçok halde bu çeviride başarılı olmuşsak, bu Mesnevi gibi oldukça parlak bir eseri meydana getiren ruhun inayeti sayesinde olmuştur.

Bazen, tamamen ayrı kabullere göre çevrilebilen beyitlerle karşılaştık. Bu durumda notlarla gerekli açıklamalar ilave ederek en iyi anlamı vermeyi denedik...

Bunun için bir şerh zarureti kendini göstermektedir. Bunu Nicholson iki ciltte yapmıştır. Belki biz de bir gün böyle bir maceraya girişebiliriz. Fakat bugün bu tercüme ile tatmine ulaşmış durumdayız. Bunun için de, Mevlâna'nın düşüncesinin genel ve temel çizgilerini açıklamayı denedik. Bunu da onun kitabının içinde açıklamak istediğini, okuyucuların daha iyi kavramasına yardım niyetiyle yaptık...

Şüphesiz güçlükler sadece bunlar değildir, İran'ın mistik dilini tanıyanlar, nâz, gayret gibi (özellikle Allah'a verildiği zaman) kelimelerin birtakım problemler ortaya koyduğunu anlayacaklardır. Çünkü bu kelimelerle ilgili olarak bu muhtevada, "göz kırpmak" ve "kıskançlıktan bahsetmeyeceğiz. Yine Ab-waroghan-kardan veya sibil-dûd-dâdan gibi ifadelerin doğru ve sâdık tercümesi söz konusu olduğunda "yağı su ile karıştırmak" veya "bıyığına duman vermek"den bahsedilemez.

Bu gibi hallerde221 biz Fransız dilinin esprisine dikkat ettik. Şüphesiz bunu anlamdan uzaklaşmadan yaptık. Notlarda kalmak şartıyla edebi ve deyimsel ifadelerde serbestliği seçtik.

Nihayet, Mevlâna'nın düşüncesinin bazı yönlerinden her ne kadar bahsetsek de, yine de az şey söylediğimizi ilave etmemiz gerekmektedir. Bunun için onun bütün eserlerini inceleyerek düşüncesinin temelini ve derinliğini keşfetmek gerekmektedir.

Antik Yunan düşüncesiyle, Mevlâna'nın fikirleri arasındaki bazı benzerliklere işaret ettik. Yine müspet ilimlere ait prensiplerle ilgili bazı kavramları hatırlattık. Bu kavramlar Mevlâna'nın ölümünden asırlarca sonra keşfedilmiş müspet ilim kavramlarıydı... Henüz tam olarak açıklanmamış bir alandaki bu baş döndürücü bilgilerin ötesinde önemli olan; Mesneviden, İslâm dünyasında ışıklarının eşsiz şekilde durduğu ve batıyı, ışığı ile aydınlatmaya çağrıldığı bir eser yapan aşk ve evrensellik mesajıdır.

 

Türk- İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi – Mevlânâ Özel Sayısı sh.11-45 / Aralık-2006

Dipnotlar

2 - S.Ü. İlahiyat Fakültesi öğretim Üyesi

3 – Mesnevi'nin başında Eflatun'un ismi zikredilmiştir.

4- Şüphesiz Mesnevi tamamen bu konuya bir referans olarak telakki edilebilir. Ancak burada II. 2319'u misal olarak veriyoruz.

5- Bak: V. 917, VI. 220; 1529 ve 2000.

6- Akl-ı Esîr.

7- Bir tek varlıktan, kesret dünyasının sudûru ve bu prensibin filozofik açıklaması, İslam düşünürlerinin en büyük endişelerinden birisini teşkil etmektedir. Bu mefhum, Yunan felsefesinden etkilenmiştir. (IV, 3259)

8- 1. 1141, 1136, 3486, IV. 3727; VI, 2954, 3712.

9- Gerçekte Eflatun'un, Plotin'in ve Aristo'nun eserlerinin Arapçaya tercümesinde bir karışıklık var. Bunun için. İslam felsefesinde bu üç kişinin fikirlerini ilgilendiren konularda net bir ayrımın olmaması normaldir

10- Akl-ı Cüz'i.

11- İslam felsefesinde aklın onuncu sudûrundan sonra, yirmi beş çeşit akıldan bahsetmek mümkündür.
12-
V. 843, 3423, 3713, 385.
VI. 2798, 2787, 150: IV. 1523: II. 325.

13- V. 3827, 3856: VI. 797.

14- Nefs.

15-    I. 1352, 2621. II. 1134, 21, 27, 2595, 782, 2227, 3500. III. 2548. 1053. 2464. 2545, 2504: IV. 235.3621: V. 2866.3788.3195.

16- I. 686.

17- II. 1706. 1611.

18- V. 3858; VI. 38. 2900.
19-
VI. 36.50. 3177.
20- V. 3401. 3402. 4580.
21-
VI.
4580.

22- I. 1141. 1148.

23-VI, 36-43 ve 3580.

24-  I. 1293.

25- VI. 56.

26- VI.. 3177-3183.

27- Zâyandan-e Ugûl.

28- Bu konuda en çarpıcı misal, aslan ve hayvanlar hikayesidir: I. 900-1389.

29- Kadercilik ve hür irade kavramlarını işleyen beyitler gibi

30- Mevlânada sembolizmden bahsederken tekrar bu konuya döneceğiz,

31- Bu, daha önce Avrupa skolastiğinde mevcuttu.

32- I. 1140. 1149: VI. 3177-3183.

33- I, 350: V. 4144: Mevlâna iki yerde çok canlı bir şekilde İslam kelamcısı Fahreddin er-Razi'yi tenkit etmiş ve şöyle demiştir: Yüce Hakikatin ve imanın problemlerinin, dağınık akılla ve akla dayanmakla çözülmeyeceğini belirtmiştir.

34- Mevlâna, Eflatun'dan ve eski filozoflardan belli bir saygı ile bahseder. Bak: I.24: VI.4144.

35- VI, 1897 Beyti, mistisizmle felsefeyi mukayese eder. Birincisi, aşk ışığı ve birlik ümidi ile hareket eder: ikincisi ise. dağınık aklın hayaline göre hareket eder.

36- III.1824-1829. 114.5.

37- Akle'l-Ma'âsi.

38- Akle'I-Ma'adi.

39- En büyük ilahiyat ekollerinden biridir. Bunlar Rasyonalist metodu kullanmaktadırlar. Vasıl b. Ata'nın talebeleridir.

40- V.459.

41- II.1548-1549: I.2128.
42-
IV. 2302.

43- II.47-48: 1248-1288: IV. 1294-1300.

44- II. 2924, 3202: III. 1259-1270. 3566-3590: VI  2223. 2356.

45-    I. 1331, 1332

46- II. 1285-1290.

47- II. 49.

48 - İşrak.

49 - Keşf.

50 - Şuhûd.

51 - İlham.

52 - Ma'rifet.

53 - Hüve.

54 -Varlığı Tanrıda yok etmek. Mesnevi  I. 3050-3055.

55 - Bak: Djamchid Mortazavi. Symbolique des contes el mystique persane, ed.j-e. Lattes. Paris, 1987.

56 -Yani. fizik ölümden önce mistik ölüm

57 - "Mardak" Djalâl ed-Din Rûmi. le livre du Dedans (Fihi-mâ-Fîhi). traduit. Eva de Vitray, Paris. 1975.

58 - Bak: Tüccar ile papağan hikayesi. Mesnevi'nin en güzel hikayelerinden biridir.

59 - Hüve

60 - I. 3056.

61 - Hallac-ı Mansur. İran'ın Beyzâ şehrindendir. Milâdi 922 yılında Bağdat'la ölüm cezasına çarptırılmıştır.

62 - I  3934; III.3839: V.2033: VI,2095. 3837.

63 - Ene'l-Hakk.

64- I. 1854.

65- II, 305-306; V.2033.

66- Hulûl ve İttihad

67- Varoluşun birliğine inanan İslâm filozofları ve İslâm mistikleri, Vahdet-i Vücûd'a inanmanın. Allah'a gerçek iman olduğunu ve bunun derin bir tevhid okluğunu söylemişlerdir. Fakat, Hulûl ite ittihad. varlıkların birliğine (Vahdet-i Vücûd)  dayanıyordu. Bu ise ancak, putperestlik ve varlığın birliğine inançsızlık olduğuna inanmaktır.

 68-V. 2034-2040

 69- Âlem-i Kebîr (büyük âlem).

70- Âlem-i Sağîr (küçük âlem)

71- VI, 1528.

72- Çokluğun sembolü.

73- Renkler, beşeri duyguların hatalarını temsil etmektedir I. 2465: VI. 59.

74- Burada Fichte ve Schellıng felsefesi dikkat çeker.

75- Düşüşün Hz. İbrahim'e özgü sembolizmi dikkat çeker.

76- III-3902: IV. 3637.

77- Sevgili, daima Allah'ı sembolize etmektedir. Yani, ışıkların ışığını, varlığın birliğini sembolize etmektedir.

78- III.554. 3034: II. 1406

79- I.205; II.700: II.3020.

80- V. 588. 2185-2194.3272.

81- II. 1770.

82- I. 10. 23-27. 220. 2827: V. 971. 979, 983.

83- Mevlâna diyor ki: Bizim Eflâtunumuz ve Galienimiz  ruhumuzun ve bedenimizin kurtarıcısı olan aşktır. Eflâtun, felsefenin sembolü iken. Galien beden doktorlarının temsilcisidir.

84- III. 3902.

85- I. 30: VI. 2680.

86- I. 2035.

87- II. 815.

88- Mevlâna bu şeyhi, pir, mürşid ve Delil-i Rabb diye adlandırmakladır

89- II. 1579.

90- Şayet Batı'da son yıllarda İslâm'a bir sempati görünüyorsa şüphesiz bu genelde, Müslüman mistiklerinin fikirleri ve düşünceleri sayesinde olmakladır.

91- Bu mısralar, III. 1887'deki mısraların bir başka versiyonudur.

92- Yani herkes için Mesnevî'nin gerçek anlamını anlamak mümkün değildir. Çünkü o. mistiklere, müptedilere ve halktan olmayanlara hitab etmektedir.

93- I. 16-36. 43: II. 3681: III. 1259.

94- II. 514: V. 1271. Sûfi ile eşeğinin veya şeyh ile talebesinin sembolik hikayesi, saf bir taklidi temsil etmektedir.

95- Meselâ bir dîni, korku ile kabul, yahut o dini yaşayan bir ailede doğma gibi...II, 491. 1720.

96- I. 325-725. Hıristiyanları ve vezirini yok etmek isteyen bir kralın hikayesi.

97- II.         585 ve devamı: Dolandırıcı ve onun şehrinde oturanlar.

98- II. 2664. Muaviye'nin hikayesi

99- VI.  1536: III. 3683, Sadr-ı Cihan'ın hikayesi: V. 1242. Aşık ve sevgili hikayesi

100- I. 1350.

101- II. 3171. filozofla bir arap köylüsünün hikayesi.

102- İki büyük Müslüman İlâhiyat ekolü (Mu'tezile ve Eş'ari).

103- Bu konu, Mevlâna'nın pedogojik sistemi açısından da önemlidir. 104- I. 900-1390.

105- Bak: I. 598. 638. 1463. 1473. 1496. 1499 ve V. 2912. 3250.

106- Daha sonraki devirlerde, Cebr-i  İllî veya Cebri  İlmî, yahut Cebr-i  Kaderî kullanılır olmuştu. Oysa Mevlâna zamanında hiçbir ayırım gözetmeksizin sadece Cebr'den bahsediliyordu.

107- VI. 1441. Mevlâna mükemmel insanların cebrinden bahsediyor. ve tembellerin, cahillerin cebrini tenkid ediyor.

108- Mevlâna,  isim  olarak  determinizmden   bahsetmemiştir.  Onun  determinizmini,  söylediği   şeylerden çıkarmak gerekir.

109- I. 941. 980. 981.

110- Dans ve mistik müzik, ileride bundan bahsedeceğiz.

111- Kitmani's-Sır, kalbin en samimi derinliklerindendir.

112- I. 1045. 3426: V. 2236. 2240.

113- Mevlâna bizzat şöyle dedi:  Zannetmeyiniz ki  Mesnevi'nin  Batınî  ve  sembolik anlamını  kavramak kolaydır. Yine sanmayınız ki, bu ucuz bir şey değildir. (V. 3460).

114- Bu özellik Mesnevi'nin ilk beyitlerinden itibaren görülmekledir   Bunun için bu konuda açıklama ve referansta bulunmuyoruz.

115- Eva de Vitray-Meyerovitch, mystique el poéesie en İslâm. Paris,1972

116- I.3514-15.

117- Bu konular sürgün, aşk, kafes ve kuştur. Bunlardan daha önce bahsettik.

118- I. 1547. Papağan ve tüccar hikayesi.

119- I. 247. Bakkalın ve papağanın hikayesi

120- I. 900. Aslan ve hayvanların hikayesi.

121- Bu terim İslâm tasavvufunda geneldir. Bunun için popüler bir ifade şekli olmuştur.

122- Doğanlar, kralın kolları üzerine konmuşlardır

123- III. 3921-4225.

124- III. 1973-2082

125- Bazı hikayelerde. Mevlâna bizzat sembolleri ve Batınî anlamları açıklıyor.  Meselâ prens ve büyücü hikayelerinde olduğu gibi.(IV. 3085-3190)

126- VI. 3582. bu hikaye Mesnevi'nin sonuna kadar devam etmekle ve hiç açıklama yapılmaksızın sona ermektedir.

127- Dahili ve ruhî bir boyut...Semavî dört boyut değil...

128- bunu ruhun kelâmı, sessiz, söz, dilsiz övgü vs. olarak değerlendirmekteyiz.

129-  I. 36. bu hikaye Mevlâna'nın psikanalitik metodu çok iyi bildiğini göstermekledir. Bak: Dj. Mortazavi. Soufisme et psychologie éd. Du Rocher, 1989.

130- I.900-1390

131- III. 1522; VI. 625.

132-VI. 3345.

133- VI. 3583.

134- IV. 2577.

135- II-3721: IV. 3286.

136- Misal olarak bu konuda, sadece birinci kitabın birkaç hikayesini hatırlatalım: Bakkal ve papağan (I. 246). Azrail ve Süleyman (I. 956). Kaplan ve Arap dilbilgini (I. 2835).   Kazvinli adamla dövmeci (I, 2980), Sağır adamla hasta komşusunun hikayeleri gibi...

137- Sadece birkaç mısra söz konusudur.

138- İranın kuzey doğusunda bulunmaktadır.

139- Diyar-ı Rûm'un üstadı.

140- Alimler sultanı.

141- Bunun için Mevlâna ve babası, sıddîklerin ahfadı olarak belirtilmişlerdir.

142- Bu şecere kesin değildir. Çünkü bu dönemde kadınların şeceresini tespit, dini ve sosyal adetler açısından oldukça zordur.

143- Mistik bilgiler.

144- Hırka-ı İrâdat

145- Aflâki, Menkıibü'l-Arifin, I, s. 11.

146- Mevlâna. Mesnevi'de Razi'yi tenkit etmiştir. Çünkü o, dağınık aklın ve dar felsefi düşüncenin bir sembolü olmuştu. Mevlâna'nın Raziye hücum etmesinin sebebi kişisel nedenlerden değildir...

147- La Parole Secréte. Dj. Mortazavi ve Eva de Vitray-Meyerovitch Monaca. 1988.

148- Şiirlerinden birinde Mevlâna şöyle demiştir:  Atar, aşk şehrinden altısını ziyaret etmiştir.   Oysa biz küçük bir caddede kaldık. Yine o şöyle der: Atar, akıl, sanâ-i gözleriydi. Biz bu iki büyükten sonra geldik...

149- Anadolu'da bir şehir.

150- Bu şehir Mevlâna'nın türbesi nedeniyle, dünyanın her tarafından gelen insanların ziyaret ettiği bir ziyaret mekanıdır.

151-  Mevlevi tarikatı, Mevlâna'nın hayatının sonuna doğru kurulmuştur. Batıda bu tarikat. "Dönen Dervişler" olarak meşhur olmuştur.

   152- Haleviye Medresesi bu dönemin önemli kültür merkezlerinden birini teşkil ediyordu.

   153- Muhiddin-i Arabi 1240'da ölmüştür.

 154- Kuzey Afrika ve Endülüs Sûfizmi, Batı Sûfizmi: Horasan, Irak ve Anadolu Sûfizmi, Doğu Sûfizmi olarak isimlendirilmiştir.

 155-  Mesnevi'nin I. ve II. Kitabının şerhine Nicholson tarafından yapılan giriş. s.XIII.

156- Kabala'dan bahsederken. Batîni tipe işaret etmek istemekteyiz. Yahudi düşüncesinin İbn Arabi'ye tesirini söylemek niyetinde değiliz.

157- Giyenin ruh halini mükemmel hale getiren yünden imal edilmiş uzun ceket.

158- Peygamberler ve mistik şahsiyet, batîni ilmi temsil etmektedir

159- Fütûhat. III. s.5145: I. 318-319: Fusûs, 63.

160- Fütûhat. III. 350.

161- Mesnevi. IV. 323.

162- Bazı efsanelere göre. İsmailî bir aileye mensup olduğu rivayet edilmektedir. Ailesi. 607-618 Hicri tarihleri arasında Alamut Kalesinde saltanat sürmüştür. Fakat bütün bunları ihtiyatla karşılamamız, gerekmektedir.

163- Şems parende.

164- Bayezıd-i Bistami, Horasan'ın meşhur sûfilerindendir. 874 veya 875'te vefat etmiştir.

165- Menâkibü'l-Arifin. I. s.69.

166- Mevlâna ile Şems'in karşılaşması Muhiddin Abdül-Kadir tarafından bir başka şekilde nakledilmiştir. Bu zat, Sultan Veled'in çağdaşıdır. El-Kevakıb adlı eserinde Muhiddin Abdül-Kadir bu karşılaşmanın. Mevlâna'nın talebeleri ve kitaplarla çevrili olduğu avlunun bir salonunda geçtiğini söylemektedir. Şems Mevlâna'ya bu kitapların neden bahsettiğini sormuş. Mevlâna ise "Sen onları bilmiyorsun" dediği zaman kitapların üzerine bir ateş düşmüş ve onları yakmıştır.

167-Aynı konuyu Eflaki IV. Bölümde anlatmaktadır.

168- VI. 220-236.

169- Sultan Velde. La Parole Sécrete. Rocher Yayınları.

170- Denildiğine göre Şems'in cesedi bir kuyuda bulunmuş ve Mevlâna'nın oğlu. Mevlâna'ya daha çok ızdırap vermemek için gizlice gömmüştür. Bak: A. Gölpınarlı. Encyclopedie de L'İslâm. Mevlâna maddesi. Bu rivayet kesinlik arz etmemekle beraber buna dayanılarak, Konya'da Şems için bir türbe ile cami yaptırılmıştır.

171- Sultan Veled şöyle diyor: Hakikatte Şems ve Mevlâna ayrılmamışlar, bir tek şey olmuşlardır. Âşık ve Mâşuk birleşmiştir. Biz Mevlâna'nın kulaklarının işittiklerini ve gözlerinin gördüklerini bilmiyoruz.

172-Şems, güneş gibi Mevlâna'nın ruhunu aydınlatmış ve Mevlâna'ya Fars şiirinin en güzel şiirlerini kompoze etme fırsatını vermiştir.

173- Burada okuyucuların Şems'in düşüncelerini tanımaları için. tam bir yorum ve açıklama yapmaya niyet etmeden şunları ilave edebiliriz. Burada Hattat Yaratıcıyı, yazılar ise yaratıkları temsil etmektedir. Birinci tür cansız varlıkları, bitkileri ve hayvanları temsil etmektedir. Onların belli bir hüviyetleri vardır ve onun varlığı,  bizzat insan için kavranabilir.   İkinci  tür yazı,  semavi   ve  ruhani  varlıkları  ve  melekleri  temsil eder… Onların varlıkları Allah içindir, insanlar için değildir...Üçüncü tür yazı. insanı temsil etmektedir. Onu. kendi kimliğini belirlemek ve varlığını kişisel olarak gerçekleştirmek için Allah yaratmıştır. Şüphesiz burada gerçek insanlar söz konusudur. Bu insanlar, bedeni ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Çünkü bu durumda onlar ancak hayvan durumuna düşerler ve onların sadece görüntüleri insandır. Bu fikir aslında existansiyalist düşüncenin batınî bir takdimidir.O, felsefi bütünlük içinde açıkça İbrahimi geleneğin hudutlarını aşmaktadır. Bunun için bunun kökenini Hindin ve eski İran'ın düşüncesinde aramak gerekir.

174- Tarikatın işlerini o yönetiyordu.

175- Manevi rehber.

176-Hicri III. Asrın iki büyük mutasavvıfı.

177-İkinci kitap Hicri 662 tarihinde başlamıştır.

178- O. 4916 beyit ihtiva etmektedir.

179- Eflâki. I. 99.

180- Eflâki. I. 97.

181- Eflâki, I, 276.

182- Mevlâna Arapçayı çok iyi biliyordu. Mesnevi'nin bazı beyitleri Arapça yazılmıştır.

183- Bu karşılaşma hakkında farklı rivayetler var. Rivayetin birine göre Selâhaddin, Mevlâna'yı dinlemeye geliyordu. O da Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'den sözler naklediyordu. İşte böyle bir durumda Mevlâna'nın ayaklarına kapanmış ve ona mürid olmuştur.

184-Eflâki. I. 336-337.

185-Anlaşılıyor ki burada Antik Yunan filozoflarından bahsetmek istiyordu.

186- IV. 733.

187- IV. 732-734.

188- Denildiğine göre Mevlâna'nın emri üzerine altı köşeli rebâb yapılmıştır. Daha önce kare rebâb vardı. Altı açılı rebâb, altı açılı dünyayı temsil eder. Rebâb, kemana benzemekte ve Mevleyî tarikatlarında ney, tambur ve kemence eşliğinde kullanılmaktadır.

189- 440/1049 yılında vefat etmiştir.

190- Bu konu onun Veled Nâme (la patole sécrete) isimli eserinde açıklanmıştır.

191- Küreler müziğinin Pisagorcu teorisi ile ilgili olarak babasının düşüncesine dayanmıştır.

192- Eva de Vitray Meyerovitch, Mystique el poésic en İslâm, chapitre Sur l'oratorio Spiritüel. özellikle s.87-88.

193-Bektaşilik gibi bazı tarikatlerin mahkum edilmesi, özellikle politik motiflere bağlı olmuştur. Bölgede Osmanlı Hanedanlığının büyük rakibi olan İran Safevi hanedanlığına olan sempatileri bunda etkili olmuştur.

194- Zaviye bir manada "Emekli Evi" demektir.

195-Künûzu'l-Hakaik fi Rumûzi'l-Dakaik ve Cevahirul-Esrar ve Zevahirul-Envâr.

196-Şerh-i Mesnevi Şerif.

197- Fâtihü'l-Ebyât.

198-El-Minhâcü'l-Gâvî.

199- Pirâhan-ı Yûsuf.

200- Bahru'l-Ulûm. Şerh-i Mesnevi Şerif.

201- Gibb Memorial Series. London. 1926. motlarla ve şerhle iki cilt. Mesnevi'nin Farsça metni üzerinde bir tenkit yapılmıştır. (Tenkitli Nüsha) Genelde bu nüsha en doğru nüsha olarak kabul edilmiştir.

202- Bu eser. Divan-ı Şems-i Tebrizi olarak bilinir.

203- Yine bu eser. Divan-ı Gazaliyât-ı Şems olarak da bilinir.

204- Çok az bir şiir. Hüsameddin Çelebi ismi ile bitmektedir.

205- Tahminen yirmi dört bin mısra ve bin sekiz yüz gazel vardı. Yine Tahranda M. Darvish'in de bir yayını vardır.

206-  Odes Mustiques (Divan-ı Şems-i Tebrizi). Klincksieck. Paris. 1984. bu kitabın İngilizce ve Almanca kısmi tercümesini R.A. Nicholson'un yayınına bağlı olarak Von Hammer ve Von Rosenwiér tarafından yapılmıştır. Şüphesiz Paris tercümesi ve Nicholson tarafından, yapılmış olan Antolojiden başka, diğerleri sadece birkaç gazel tercümesidir.

207- Bu eserin yazarı bilinmemektedir. Sultan Veled mi yoksa. Mevlâna'nın bir başka müridinin mi olduğu meçhuldür.

208- Anlatıldığına göre bir kış günü bu vezir bir gün Mevlâna'yı görmeye gelir. Hizmetçi Mevlâna'ya haber vermeyi unuttuğu için Vezir iki saat kapıda, kar altında bekler. Mevlâna'ya saygısından ve rahatsız etme korkusundan kapıyı yeniden çalmaz. Fakat saygısızlık olacağı düşüncesiyle geri dönmek de istemez.

209- H. Khânsârı gibi diğer yayınları da vardır.

210- Ed. Sindbad, Paris. 1975.

211- Furûzânfer tarafından Hicri. 1342'de Tahran'da yayınlanmıştır.

212- Ed. Maisonneuve. Paris. 1950.

213- Ed. Albin Michel. Paris

214- İn Gibb Memorial Series.

215- Bu konuda Nicholson tarafından yapılmış olan  III.  Ve IV. kitabın tenkitli yayınının giriş kısmına bakılmalıdır.

216- Ney çalmak, genel olarak da "Müzik Dinlemek" anlamına gelmektedir.

217- Nang-e-khamr-o-zamr-barkhod-minahand

218- Nang-e-khamr-o-zamr-barkhod-minaband.

219- Çok nadiren görülen farkları notlarda belirttik.

220- Meselâ, IV. Kitabın 225. beytinde bunu söyledik.

221- Şüphesiz, söz konusu olan iki deyim veya iki kelime değildir. Bunun binlerce misali vardır. Bunu okuyucu metinde bulacaktır. Bunun için burada daha fazla misal vermeyi gereksiz buluyorum.

Makaleler
Mevlânâ'ya Göre Evlilik ve Aile  -Prof. Dr. Abdulhakim Yüce  (23 Şubat 2013)
Hz. Mevlâna’nın Eğitim Anlayışı  -Muhammed ACIYAN  (19 Ekim 2012)
Mevlana’nın Şemaili Hakkında Yanılgılar  -Muhammet ACIYAN  (12 Temmuz 2012)
İstanbul'da Mevlevîlik  -Ekrem Işın  (22 Haziran 2012)
Türk Edebiyatında Edebî Tefekkür Anlayışı  -Ahmet ŞAHİN  (20 Mayıs 2012)
Şihabüd-din Sühreverdi  -Semâ Âdabı  (07 Ocak 2012)
MESNEVΒNİN ÖNSÖZÜ VE DİBACESİ  -Tahir-ül Mevlevî  (06 Ocak 2012)
TAHiR-ÜL MEVLEVÎ, HAYATI VE ESERLERi  -Sadi Aytan  (06 Ocak 2012)
TASAVVUFÎ ŞİİR  -Ahmet ŞAHİN  (03 Ocak 2012)
Mevlevî Müziği ve Sema'  -Hakan Talu  (01 Ocak 2012)
Mevlana Perspektifinden Hukuk Devleti İlkesi  -Ergin Ergül  (13 Aralık 2011)
Mevlana Perspektifinden Stratejik Düşünce  -Ergin Ergül  (13 Aralık 2011)
MEVLÂN’NIN ESERLERİNDE İNSANIN MANEVÎ GÖRÜNÜŞLERİ  -PROF. DR. KERİM ZEMANİ  (13 Aralık 2011)
SONSUZLUK SUSKUNLUĞUMDA SAKLI!  -Hatice Sedef Ergül  (11 Aralık 2011)
SIRR-I MA‘NEVÎ - İnceleme-Metin  -Dr. Ekrem BEKTAŞ  (03 Kasım 2011)
Kur'ân'ın Mânevî Bir Tefsiri Mesnevi  -Doç. Dr. Hüseyin Güllüce  (14 Temmuz 2011)
MEVLANA’DA ÜZÜM  -R. Bahar AKARPINAR  (20 Mayıs 2011)
EHLİYET VE LİYAKAT KAVRAMLARI  -Gülgün YAZICI  (20 Mayıs 2011)
SÜLEYMAN BELHÎ AİLESİ VE SON MEVLEVÎ POSTNİŞÎNLERİ  -Yrd. Doç. Dr. Yusuf ÖZ  (19 Mayıs 2011)
AŞK BAHÇESİNİN İNLEYEN BÜLBÜLÜ: YAMAN DEDE  -Hatice Sedef Ergül  (08 Mayıs 2011)
MİLLÎ SECİYYE  -Ahmet ŞAHİN  (08 Mayıs 2011)
YÂ RESÛLULLAH!..  -Ahmet ŞAHİN  (18 Nisan 2011)
BATI DÜNYASINDA MEVLÂNA ÜZERİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR  -Prof. Dr. Mehmet AYDIN  (12 Nisan 2011)
Şems-i Tebrizi'nin Evrensel Mesajları  -Kazım Öztürk  (20 Mart 2011)
Mevlana Öğütlerinin Sosyal Açıdan Önemi  -Kazım ÖZTÜRK  (20 Mart 2011)
MEVLANANIN TEFEKKÜR DÜNYASI  -Kazım Öztürk  (20 Mart 2011)
Hz. MEVLANA'DA ASK  -Dr. Mehmet ÖNDER  (13 Ocak 2011)
MEVLÂNÂ VE DEVLET ERKÂNI  -Can ALPGÜVENÇ  (31 Aralık 2010)
KÂİNÂTIN GÜLܒNE  -Ahmet ŞAHİN  (30 Aralık 2010)
ÜMMET’İN MÜNÂCÂTI  -Ahmet ŞAHİN  (29 Aralık 2010)
MÜNÂCÂT  -Ahmet ŞAHİN  (29 Aralık 2010)
BALKAN MEVLEVİHANELERİ  -Prof. Dr. Haşim KARPUZ  (30 Kasım 2010)
YÖNETİCİ VE LİDER OLARAK SULTAN VELED  -Emre Karaa  (25 Ağustos 2010)