Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mehmet DOĞRAMACI
Vahdet Beyle Sohbet
27 Haziran 2008 Cuma
 

Vahdet Beyle Sohbet

 

İş hariç evden dışarıya adım atmak içimden gelmiyor. Kimseyle görüşmek istemiyorum. Telefon edenleri de kısa cümlelerle geçiştiriyorum. Canım istemiyor, ne bir şeyler anlatmak ne de yeni tespitler sıralamak. Şu günlerde kendime sıkça sorduğum soru şu:
 

-Sahabe bizim gibi ayet- hadis çözümleyerek mi hakikate erdi? Veliler, Allah Ehli zatlar uzayı, gezegenleri, atomu matematiksel formüllerle irdeleyerek mi gerçeği buldu?

 

Sıkılıyorum sorulardan. Cevaplar da bir o kadar alışılmış:
 

- Şekerim sende yeni idrak var mı? Neler düşünür, neler incelersin?..

- Var ben şunu şunu çözdüm… Şu hükmün şöyle demek istediğini fark ettim…
 

Bu kadar basit değil belki ama üç aşağı beş yukarı böyle. Çok bilmek, çok çözümlemek çok fazla yakiyn elde etmek mi acaba? Sanmam. O kadar ucuz olsa Koca Yunus şöyle demezdi:

DERVİŞLİK OLAYDI TAC İLE HIRKA / BİZ DE ALIR İDİK OTUZA KIRKA.

 

Hey Koca Yunus heeeeyyyy! Selam olsun sana!

…

Hafta başında yurtdışından aradılar. İstanbul'a yolu düşecek iki dost tanışmak, yüz yüze görüşmek istermiş. Uzaklardan geliyor olmasalar kabul etmezdim. Pek de hoşnut olmayan bir ruh hali ile “Buyurun görüşelim” dedim. Ama neyse, çıkmalıyım bu sıkıntı modundan. Misafirlere ayıp olmasın. Toparlanmalıyım. İnşallah üzerime biriken gerilimi yansıtmamayı başarırım.


 

Unutma hiç aynayı, putlaştırma insanı: Sözleştiğimiz üzere ikindi namazından sonra fıskiyeli havuzun oradaki çay bahçelerinden birinde buluşuyoruz. İki dostun gözlerindeki sevinci görebiliyorum. Kısa bir tanışmadan sonra tasavvuf yolunda neler yaptıklarını, ne gibi çalışmaları olduğunu soruyorum. Orta yaşlı olan Macit söze giriyor:
 

- Uzun yıllar klasik dini hayat yaşadım. İçimde doymayan bir şeyler vardı. Gurbette bu açlığı daha fazla duydum. Önce ana kaynaklara ulaşmam gerektiğine inandım. Arapçayı öğrendim.

- Niye Arapça?

- Kur'an Arapça, Hadisler Arapça. Tercümelerin hiçbiri bir diğerini tutmuyor. Anahtarı elime alıp kapıyı kendim açmak istedim.
 

Dinini öğrenmedeki azim ve gayretine doğrusu gıpta ediyor, ama takılmadan da edemiyorum:

- Kur'an Arapça değil ama!

- Doğru Kur'an Arapça değil; RABÇA! Efendimiz de Rabça konuştu. Hepimizin terkiplerine, Rablerine seslendi. Rabbani olanı böyle iletti.

- O halde niye Arapça öğrendin?

- Rabça okuyabilmek için!

- Helal olsun kardeşime diyor, gençler gibi çaaak deyip avucumu uzatıyorum. Biraz şaşırıyor bu rahat tavrıma, ama o da çakıyor elini.

 

Çaylar, salepler gelip giderken diğer dosta, İbrahim'e dönüyorum.

- Eee sen neler yaptın?

- Ben bilime meraklıyım. Devirmediğim ansiklopedi kalmadı. Uzaydan atoma, çiçekten toprağa, madenden petrole ne varsa su içer gibi inceledim.

- Sonuç?

- Gide gide yolum hep Tanrıya çıktı. Bir türlü kendime varamadım.

- Sonra?

- Sonra Uzakdoğu gizemciliğine yöneldim. Buda, Konfüçyüs okudum. Yogadan hipnoza, reikiden taoizme kadar ne varsa ilgilendim. Onlar da beni içimdeki Tanrıya götürdüler. Dışarıdakinden kurtulayım derken içeridekine esir düştüm.
 

O kadar samimi anlatıyor ki basıyoruz kahkahayı.
 

- Eeeee?

- Ben de Macit gibi Kur'anı, Hadisleri ve büyük mutasavvıfların eserlerini okurken yeni şeyler keşfettim.

- Neler mesela ?

- İç ve dışın bir olduğu. Hepsinin birden başka bir şey olmadığı.

- Uzakdoğu bilgileri işine yaramadı mı?Ya bilimsel doneler?Atom, uzay onlar noldu?

- Yaramaz mı? İnsan bilimsel olanla ezoterik olanı ve tasavvufu orta eksende; Muhammedi çizgide birleştirebilirse neler okuyor neler ?!
 

İbrahim iştiyakla anlatırken Macit bölüyor:

- İbrahim, biz kendimizi anlatmaya gelmedik hocamı dinleyelim. Asıl sırlar onda.

…

İnsanoğlunun karşıdakini putlaştırma eğilimi gene başını gösteriyor usulca. Bu tarzı hiç sevmiyorum. Hocaların, yazarların, düşünürlerin putlaştırılmasına, mürşid yada Hak Ehli adı altında birilerinin göklere çıkarılmasına son günlerde iyiden iyiye deli oluyorum. İnsan neden put ihtiyacı duyar, anlamıyorum bir türlü. Sert çıksam ayıp olur. Ufaktan, alttan alarak gireceğim:

 

- Ben ve siz ayrı mıyız ki?

- Ama hocam siz…

- Ne var ki bizde?.. Hem içi dışı birleştirelim gayrı görmeyelim dedik hem de arkadaşını susturup hoca konuşsun demeye çalışıyorsun! Bu nasıl tezat. Hepimizde konuşan kim ki?..

- Ama biz uzaklardan geldik sizden istifade etmek isteriz.Bizden farklısınız!
 

Kendimi zor zaptediyorum sinirlenmemek için. Olayı bu dostlardan dışa doğru yayarak kısa bir tahlil yapacağım:
 

- İşte İslam Dünyasını mahveden bakış bu. “Siz farklısınız”. Önce siz farklısınız diye başlar, sonra karşıda insanüstü haller ararız, sonra tapınma türü hareketler. Birilerinin egoları şişer şişer şişer de gruplar, topluluklar oluşur. Ondan sonra da başlar hatada fazilet, yanlışta keramet arama eğilimleri. Sonra ne mi olur?

- Ne olur?

- İslam adına, din adına milyonları aşan PERDELİLER TOPLULUĞU!...

- Pekiyi ne yapalım?..

- İşte bunu konuşalım.

 

Hava serinliyor. Akşama da az kaldı. Ama moralim düzeldi. Bu dostlarla sohbet iyi geldi. Ama yolcuyu tutmak da olmaz. Kimseye zulmetme hakkımız yok. Önce vakit durumlarını sormalıyım.
 

- Vaktiniz ne kadar? Dönüş ne zaman?

- Uçağımız yarın akşam.

- Bugün sohbet için vaktiniz?

- Ucu açık. Sabaha kadar deyin sabaha kadar sizinleyiz.

- Ya nasip.

 

İyiden iyiye kendime geldim. Stres- gerilim kalmadı. Sohbetteki feyiz bu demek ki. Ruhum açıldı, gönlüm inşirah buldu. Muhammedî Edepten, Muhammedî Kulluktan bahis açacağız. Muhammedîlik tüm manaları bir görmek, cem etmek. Öyleyse zahiren de bir cem

yapayım konuya girmeden. Garsona sesleniyorum. Geliyor koşarak, buyurun diyor
 

- Kaç çeşit meyve suyun var?

- Vişne, kayısı, şeftali, portakal, mandalina.. Kivi de var.

- Hepsini de karıştır, cem et ver bana. Siz de içersiniz?

- Eyvallah, diyorlar.

Meyve suları gelince devam ediyorum:

 

- Bakın dostlar! Bu yolda rehberler olur, ilim sahipleri olur, gönül ehli olur. Hepsi de güzel insanlardır. Ama şunu unutmayın; sonuçta hepsi de İNSANDIR!... Hepsi de BEŞERDİR. Kimse de üstün güçler aramayın. Kimse de etkin kuvveler vehmetmeyin. Karşıda aradıklarınızın hepsi sizdedir. Önünüze çıkanlar aynadan başka bir şey değildir.

 

Macit söze giriyor:

- Yani şunu diyorsunuz yanlış anlamadıysam; aynayı kutsallaştırmayın, bakın, seyredin kendinize çeki düzen verin.

- Aynen öyle.
 

İbrahim:

- Zaten Müslümanların kahir ekseriyeti dediğiniz gibi aynaları kutsamaktan kendilerini düzeltmeyi akıl edemediler. Bu da insan-tanrı şahsiyetler doğmasına sebep oldu.

Ama benim sormak istediğim şu; aynayı sevmek kötü mü? Tamamen sıfıra mı indirgeyelim? Mesela siz bir Vahdet Beyi seviyorsunuz. Onca Celaline rağmen, attığı fırçalara rağmen seviyorsunuz. Bu sevgi de putlaşma kapsamında mı?

 

Maşallah, bu İbrahim cesur çocuk. Ne güzel sordu. Açıyorum:
 

- Sevgi Haktan. Sevmek en büyük lütfu Rahmanın. Sevgide dozu ayarlamak mühim. Hem şahısları putlaştırmak sadece kendimize değil o şahıslara da zarar.

- Nasıl yani?

- Düşünsenize, etrafındakilerin hiç sorgulamadığı, her halinde “Ne güzel buyurdunuz efendim” dediği biri kendinde yanlış görebilir mi?

- Göremez.

- Bu onu nereye götürür?

-…….

- Allah muhafaza işte sonu kötü yerlere çıkıyor.Onun için rehber yada ilim ehli arayışımızın put arayışına dönüşmemesine çok dikkat edin. Yoksa elbette birbirimizi seveceğiz. Hem de çok seveceğiz.


 

Onu görebilir miyiz? Akşam ezanı Eyüp Sultan minarelerinden kente yayılırken çay bahçesinden kalkıyoruz. Camiye yetişmek üzere hızlı adımlarla ilerlerken Macit fısıldıyor:

- Haddi aşmak saymazsanız, Vahdet Beyle tanışmak isterdik!
 

Bizimle irtibata geçen herkes Vahdet Beyi merak ediyor. Mübarek de merak edilmeyecek gibi değil ki. Değişik bir çekimi var. Sohbetine, dostluğuna dayanmak nasıl bir sabır ve sevgi ister ben bilirim. Ama illa tanışmak istiyorlar işte. Macit'e eğiliyorum cami kapısından girerken:
 

- Niyet hayır akıbet hayır demiş büyükler. Namazı kılalım, Mevla neyler, neylerse güzel eyler!

 

İmam son günlerde yoğunlaştığım sureyi okuyor namazda:

LA UKSIMU Bİ HAZAL BELED. VE VALİDİN VE MA VELED!

 

Beled Suresi. Surenin tamamını çözmek haddimize değil ama içinde geçen bazı kavramlar sanki farklı sırlar saklıyor gibi. Ya nasip. Bakalım hangi mahalden seslenir Hak. Cevap nasılsa gelir ama sabır gerek.

…

Namazdan sonra türbe önünde dua ederken Vahdet Beyin evini arıyorum. Meşkûre Teyze çıkıyor telefona. “Hacıanne, Baba nerede acaba?” diye soruyorum ama teyze hiç görmediğim biçimde gergin:
 

- Görürsen bana da söyle olur mu? Hadi çocuğum iyi akşamlar!
 

Allah Allaaaah. Ya Huuu bugünlerde herkes mi gergin? Teyzenin hiç huyu değil bu. Demek iyice kızmış Vahdet Babaya. Bizimki cep kullanmaz ki cebini arasam. Ama bu gerginlik niye? Hadi ben toyluk ediyorum gerginleşiyorum da koskoca teyze niye gerilir?..

 

İbrahim astrolojiden de iyi anlıyor. Ona soruyorum:
 

- İbrahim havada bir şey mi var? Niye herkes gergin?

- Abi unuttunuz galiba bu akşam ay tutuluyor!

- Demeeee! Tamam şimdi oldu. Demek bende 3-4 gündür bundan sıkılıyormuşum.

 

Ay tutulması gecesi bir keresinde Vahdet Beyle onun “Sultanım” dediği zata, o eski tekkeye gitmiştik. Bu akşam kim bilir nerede. Bir delinin, bir de velinin hikmetinden sual olunmaz. Mübareğin ne zaman nerede olacağı da bilinmez ki. Dükkan henüz kapanmamıştır. Bir de çırağı aramalıyım. Çırak:
 

- Abi benden duymuş olma, denizi seyrederek ay tutulmasını yaşayacakmış. Boğazın Karadeniz çıkışına, bir arkadaşına gitti.

- Ver oğlum telefonu.

- Abi kızmasın bana!

- Sen ver, kızarsa bana kızar.
 

Numarayı alıp çeviriyorum. Yaşlı bir zat açıyor. Vahdet Babayı istiyorum. Geliyor. Selamladıktan sonra hal- hatır ediyorum. Biraz Celalli:

- Senden kurtuluş yok mu? Burada da mı buldun?
 

Nasılsa alışığım fırçaya. Yüzsüzlük edip devam ediyorum:

- Baba destur verirsen, bir çay içimi uğramak isterdik. Hem bak taaa yurtdışından gelmişler sizi tanımak için.

 

Sevgi; insanın yelkenlerini suya indirir. Yurtdışından senin için gelmişler deyince yumuşuyor. Gelenleri soruyor ve:

 

- Biraz uzak ama ben şu an Anadolu Feneri Köyündeyim. Boğazın en uç noktası burası. Eski bir akademisyen dostumla sohbet ederek ay tutulmasını seyredeceğiz. Baş başa olalım dedik ama senin gibi yapışkanlar varken ne mümkün!?..

…

İyi, kapı araladı demek. Telefonu kapatıp yola çıkıyoruz. Macit Türkiye'de rahat dolaşmak üzere bir araç kiralamış. TEM otoyolundan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yoluyla Yuşâ Tepesine gidiyoruz önce. Hz.Yuşâ (as) türbesini ziyaret edip yatsıyı burada eda ediyoruz.

 

Sonra orman yolundan, önce Anadolu Kavağı sonra Anadolu Feneri'ne ulaşıyoruz. Ay gökyüzünde gülümsüyor. Mahcup gelinler gibi suratı biraz kırmızı bu gece. Tutulma saat:

02.30 da başlayacak. Tam tutulma sabaha yakın 05 gibi. Henüz vakit erken. Bakalım Vahdet Bey bu gece bize gönlünü ne kadar açar?

 

Akabe'ye Tırmanmak! Fenerin hemen yanındaki villanın zilini çalıyoruz. Bir delikanlı kapıyı açıyor:

- Hocamlar salondalar, lütfen buyurun!

 

Salona geçiyoruz. Bizim Vahdet Bey ve kır saçlı, gözlüklü, yaklaşık 70 yaşlarında bir zat yemekteler. Ellerini öpüyoruz. Sofraya tabaklar ilave ediliyor. Vahdet Bey bizi tanıştırıyor:

- Selman Hoca kadim dostum. İlahiyatta uzun yıllar Tefsir- Kur'an hocalığı yaptı, şimdi emekli.
 

Ben de Macit ve İbrahim'i onlara tanıştırıyorum. Yemekte genel olarak ülke siyasetinden, dünyadaki gelişmelerden söz açılıyor. Öncelikle dinlemeyi seçiyoruz. Selman Hocanın yaşına rağmen dinçliği, yüzünden akan nur gözlerden kaçmıyor. İlim ve hikmet yolunda çalışmanın manevi zindeliği olsa gerek! Çay için koltuklara geçerken Vahdet Bey:

- Arka bahçeye çıkın, etrafı seyredin biraz. Sonra sohbet ederiz.
 

Misafirlerle arka bahçeye çıkıyoruz. Manzara muhteşem. Bahçenin hemen altı denize dik inen kayalıklar. Bir nevi uçurum yani. Sağımız Samsun- Rize- Artvin'e kadar uzanan Karadeniz kıyıları. Tam burnumuzun ucu Karadeniz. Dosdoğru gitsek Rusya'nın Sivastopol limanına çıkar yolumuz. Solumuz Boğaziçi. Tam uç noktadayız. Dostlara diyorum:

- İyi bakın, herkese nasip olmaz bu şehir. Herkese nasip olmaz bu manzara.

 

İçeri döndüğümüzde sohbet açılıyor. Vahdet Bey bana takılarak başlıyor gene:

- İlim satmaya devam mı? Bu hafta çantanda neler var? Neler pazarlıyorsun?
 

Alıştım artık. Üslubu bu. Edeple söze giriyorum:

- Şu günlerde Beled Suresindeki bazı kavramalara takıldım. Ama muhterem hocamız burada iken benim Kur'an ve Tefsir konuşmam yakışık almaz.
 

Vahdet Bey kesiyor:

- Selman Hoca bir şey bilmez ki! O sadece Zahir bilir. Kabuk cilalar gibi ayetlerin zahirini anlattı yıllarca. Tefsir anlattı, Kur'an açıkladı ama hep kabukta kaldı. Korkma sen açıl, o bir şey bilmez!
 

Bunları koskoca bir zata, emekli bir akademisyene söylüyor. Bana dense çoktan köpürmüştüm. Selman Hocaya bakıyorum. Gülümsüyor. Hakiki ilim ehlinin ayrılmaz libasıdır tevazu. Bayılıyorum Selman Hocanın tevazuuna. Biraz duraksadıktan sonra Selman Hoca o büyük ilim erbabına has tavırla Hakkı teslim ediyor:
 

- Vahdet doğru söyler. Yıllarca öyle idik. Bir gram bal için bir kilo keçiboynuzu çiğnedik, çiğnettik. Ne zamanki bir kovanımız oldu, balımızı işte o zaman tattık. Vahdet bey kovanımızdır! Allah ondan razı olsun.

 

Beled Suresi 10 dan 17 ye kadar olan ayetleri okuyorum:
 

10. Onu (insanı) iki tepeye kılavuzladık.

11. Akabe'ye (sarp yokuşa) gözü kara olarak- tereddütsüz atılmadı (insan)

12. Akabe'yi sana bildiren ne? (bilir misin ne olduğunu?)

13. (O) Köle azad etmektir.

14.Yahut açlık anında yedirmektir

15.Yakınlık sahibi bir yetime

16.Yahut mertebe sahibi( toprağa düşmüş) bir miskine.

17. (Bütün bunlardan) sonra da iman eden, birbirlerine (B sırrınca) sabrı tavsiye eden ve (B sırrınca) merhamet'i tavsiye eden kimselerden olmaktır.

 

Biz bundan sonra dinliyoruz artık. Vahdet Bey ve Selman Hoca konuyu bakalım nasıl açacaklar? Vahdet bey Selman Hocaya yöneliyor:

- Hoca bu sarp yokuş nedir? Akabe dediği ne ayetin?

 

Selman Hoca:

- Ben konuşunca sen kabuk dersin.

- Yok demem zahirinden alıp anlatıver sen, biz de batınını düşünelim.
 

Hoca konuyu en baştan alıyor:

- Mekke işkencesinin arttığı günler. Medine'den 12 kişilik bir heyet geldi. Önce Rasulullah Efendimizin amcası Abbas'ı buldular. Ona mümin olmak istediklerini, Hz. Muhammed'i görmek istediklerini söylediler. Abbas onlara “Akabe kayalıklarının oraya gidin” dedi.

- Nerede akabe, nasıl bir yer?
 

- Mekke'nin 3 km dışında, Mina'ya yakın. Sarp bir geçit ve kayalıklar var. Ay ışığı altında orada buluştular Rasulullah ile.

- Sonra?

- Sonra iman ettiler. Abbas zorladı: “Yeğenimi garanti altına almadan size vermem. Ne teminat veriyorsunuz?” dedi. Onlar da “Rasülullah ne isterse veririz” dediler. Rasülullah; Allah'a, Rasülüne ve Ahiret gününe iman ile kendisini canlarından, mallarından, tüm sevdiklerinden aziz bilmeyi şart koştu onlara.

- Abbas ne dedi?

- Abbas ikna oldu. “Koruyabilecekseniz hazırlanın, yeğenim Medine'ye gelsin” dedi. Bu 12 kişiden sonra 70 kişi daha geldi Akabe'ye. Onlar da aynı teminatları verdiler. Daha sonra hicret başladı.

 

Vahdet bey bu kadar zahir bilgisinden sonra ortalığa soruyor:

- Tamam, işin tarihi kısmını anladık. Ama bu sarp yokuş ne?
 

Macit:

- Ayette Allah'ın insanı iki yola kılavuzladığı var. Ben bu iki yoldan birincisini; yani kolay olanını Klasik Dînî Yaşam, sarp yokuşu da Öze dönük, Hanif Din diye düşündüm.
 

Vahdet Bey Selman Hocaya takılıyor meyveler ikram edilirken:

- Bak hoca, duyar mısın? Neler buluyor çocuklar?

 

Selman Hoca edeple dinliyor. Edebini seveyim. Büyük zatların hali başka. İbrahim akabe'yi yorumluyor:

- Sarp yokuş; insana ağır gelen yol. Bu da egoyu alt etmeyi, nefsi yenmeyi gerektiren yol. Sarp yokuşa tırmanmakla Tasavvufi din algısının kast edildiğini düşünüyorum. İnsan sarp yokuşa tırmanmaktan imtina etmiş. Demek ki hakikate yönelenler, bunu göze alanlar her devirde az olacaklar. Her adamın harcı değil bu iş.

 

Vahdet Bey meyveleri getiren yardımcı gence sesleniyor:

- Oğlum fona bir şeyler koy. Varsa Çağrı Film müziği, Ney resitali falan, koy işte şöyle sohbet ederken kulakların pası silinsin, gönlümüz yıkansın.

 

Karadenize açılan dev tankerlerin kornaları gecenin sessizliğini çimdiklerken İbrahim devam ediyor:
 

- Şakraları okurken öğrendim. İnsanın kuyruk sokumunda saklı bir enerji var. Nefs mertebelerinde yükseldikçe o enerji omurgadan; sarp bir yokuştan yukarıya doğru tırmanıyor. Ama yolu çok uzun. Kuyruk sokumundan beyne kadar uzun bir hat. Çok sarp geçitler aşıyor!
 

Vahdet Bey konunun hep İslami bilgi ekseninde kalmasında aşırı titizdir:

- Tamam, şakra konusunu geç hele. Anladık ki; sarp yokuş insanın beşeriyeti, nefsani yönü, dünyevi yönü imiş. Peki nasıl aşılacak?


 

Köleyi Azat Ettin mi? Sohbetin bu noktasında söze giriyorum:

- Nasıl aşılacağı ayetlerde var. Kur'an soru sormuşsa cevabı da verir.
 

Selman Hoca başını sallayarak dediklerimi onaylıyor. Ayetin devamında KÖLE AZADI diye bir kavram var. Nedir köle azadı diyerek ortalığa soruyorum. Selman Hoca:

 

- Ben o dönemdeki zenci kölelerin azadı diyeceğim ama Vahdet kızar. Kızmasa da siz konuyu o dönemden bu döneme, öze çektiniz. Hani çok da güzel ettiniz. Sizler devam edin.

 

Vahdet Bey:

- Sarp yokuş bizde ise köle de içimizde. Oradan düşünelim.

 

Macit:

- Köle, nefsin zincirlerine insafsızca terk ettiğimiz ruhumuz. Köle; egomuzun pranga vurmasına göz yumduğumuz aslımız; öz boyutumuz.
 

İbrahim:

- Köle bence kesret alemine yönelerek sesini kıstığımız, bastırdığımız Huuu'muz. HUviyetimiz! Asıl kimliğimiz. Hani “Ona Ruhumdan Üfledim” buyurdu ya, o üfürülen hakiki nefhayı beden kalıpları ile kısmamız kölelik!

 

Selman Hoca:

- Kölenin iradesi yok. Hürriyeti yok. Köle kimse tarafından muhatap alınmaz. İnsanın kendi insanlığını, Halifetullah Sırrını yaşaması için önce kendi kendini bulması gerek. Öz hürriyetini kazanması gerek!

 

Vahdet Bey:

- Bu da kayıtlardan, ön kabullerden, yargılardan, perdelerden sıyrılmakla mümkün.
 

Macit;

- Şartlanmalar, duygular, gelenekler kırılacak o zaman!

 

Hepimiz anlıyoruz ki sarp yokuşa yürümenin ilk şartı üzerimize ağırlığı çöken neftsen, egodan kurtulmak! Yargı perdelerinden, eski bilgilerden, peşin hükümlerden hızla uzaklaşmak. Sırtında tonlarca ağırlıkla yokuş tırmanmak olacak şey değil çünkü.

 

İyi ama, bu ağırlıklar nasıl atılacak?
 

Yetimi doyurmak! Selman Hoca ayetin devamında geçen YETİMİ DOYURMAK kavramını toplumsal hayatta muhtaçlara el atmak, özellikle yetim ve öksüzleri kollamak olarak açıyor.

 

Vahdet Bey:

- İşin bu yönü malum ve hepimizin üzerine borç. Yardımlaşma noktasında, dayanışma noktasında muhtaçlar, özellikle de yetimler önemli. İyi de içimizdeki yetim kim? Onu doyurmak ne?

 

Selman Hoca biraz ağlamaklı, titrek bir sesle:

 

-Yetimlerin en büyüğü Efendimiz (sav) değil mi?.. Oradan düşünseniz.
 

Evet yetimlerin en büyüğü Hz. Muhammed (sav) Efendimiz. O halde yetim kavramını da bir boyut olarak içimizde bulacağız. Ama nasıl?..
 

Macit:

- “Enfüsünüzden bir rasül” ayeti var.
 

İbrahim:

- Yetim kelimesi dürr-i yetim şeklinde en pahalı inci için de kullanılır. Muhammedi boyut bizde cevher olarak zaten var olan hakiki öz. Onu bulmak, onu açığa çıkarmak mesele.
 

Vahdet Bey:

- Hepsi güzel. Tamam da o boyut nasıl doyurulacak?.

 

Selman Hoca:

- Önce iman. Sağlam sarsılmaz bir iman. Sarp yokuşu aşmayı göze alan bir iman. Sonra teslimiyet. Kadere rıza ve kayıtsız şartsız teslimiyet. Sonra ilim. Sonra hikmet. Ve sonra salih ameller ile kulluğun hakkını vermek. Böyle yapılırsa Muhammedi boyut, yetim boyutu doyurulmuş olur inşallah.
 

Hay ağzına sağlık diyor keyifle Vahdet Bey ve ekliyor:

- Yetim kelimesinin ayette YAKINLIK ile gelmesini de unutmayın. Mukarrebliğe giden yol Muhammedi yaşamdan geçer. Muhammedi hal yaşandıkça yakınlık elde edilir.
 

Kahveler servis ediliyor. Vakit de bir hayli oldu. Yurtdışından gelen Macit ve İbrahim adeta cennete düşmüş gibi mutlular. Ben de günlerdir çözemediklerimin büyükler ve dostlar dilinden bir bir çorap söküğü gibi çözülmesine hayranım. Bir keyfi ki sormayın.
 

Toprağa Düşmüş Miskine İkram: 16. ayet miskine yedirmekten bahsediyor. Miskin toprağa düşmüş kimse olarak vasfedilmiş. Hem toprağa düşmüş deniyor hem de mertebe sahibi deniyor. Buradaki miskini nasıl anlayacağız?

 

Miskin kelimesinin fıkıh ilmindeki tarifini veriyor Selman Hoca:

- Fakir de yoksul demek, Miskin de. Ama ikisi arasında ciddi fark şu: Fakir, gücü kuvveti yerinde olduğu, çalıştığı halde geçinemeyen. Miskin ise güç ve kudretten de düşmüş, çalışma- kazanma imkanı da olmayan. Artık ne bir sermayesi ne de kazanma ümidi olmayan.

 

Vahdet Bey:

- Miskin; Sekiyneden gelir. Sükûnet bulmuş, sükûnete ermiş anlamını da göz ardı etmeyelim.
 

İbrahim:

- Miskinlik bence HİÇLENME hali. İnsan hiçlenince yaşadığı durumun adı miskinlik.

 

Macit:

- Belki itiraz edeceksiniz, belki iddialı olacak ama Miskin bence Zat boyutu. İnsanın tutunacağı her şeyin bittiği, yerle bir olduğu, adının unvanının kalmadığı, toplumsal hiçbir vasfının kalmadığı, tam anlamıyla karanlıklara karıştığı, a'maiyyet yaşadığı hal; miskinlik!..
 

Vahdet Bey:

- Ooooooo! Nereden girdik nerelere geldik? Miskinlik; Kahhariyet gerçeği ile yüzleşenin, her şeyini bu uğurda vermesi, vere vere Ekberiyyetin zuhurunu kendinde hissedişi denebilir mi?. Malum ayette toprağa düşmüş miskin için bir de yüksek mertebeden bahsedilmiş. Bu da Macit'in söylemeye çekindiğini destekler gibi.

…
 

Selman Hoca tekbire giriyor. Mübarekte ses de o biçim hani. Hep birlikte tekbir alıyoruz:
 

ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER. LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VE LİLLAHİL HAMD.

 

Sonra salavata geçiyoruz.

 

ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMEDİNİN NEBİYYİN UMMIYYIN VE ALA ALİHİ VE SAHBİHİ VE SELLİM.

 

***

Hurma ve zemzemler ikram ediliyor.
 

Akabe'den girdik, köleyi konuştuk, yetimi konuştuk, miskini konuştuk nerelere geldik?

O kadar feyzili bir gece ki doyulacak gibi değil. Ama Vahdet bey ve Selman Hocanın programını bölmek olmaz. Zaten davet edilmeksizin geldik, sınırları zorlamadan müsaade isteyelim.

 

Selman Hoca Macit ve İbrahim'e bazı kitaplarını imzalayarak hediye ediyor. Kitapları arasında Tasavvuf Tarihi adlı bir eserin olmasına, Vahdet Beyin de Selman Hocaya hep Zahir Ehli demesine şaşıyorum. Kulağına eğilip:

- Hocam Vahdet Baba hep zahir ehli dedi size ama, sanıyorum bir yetiştirici zattan da beslendiniz değil mi?..

 

Hoca hafifçe gülümsüyor. Önce söylemek istemez gibi. Sonra açıklıyor:

- Bakma sen, vazifemiz icabı zahir ilimlerinde görev aldık ama çok küçük yaşta, 12 yaşımda medreseye giderken hocam aynı zamanda Batini yönü de olan bir Nakşi Mürşidi idi.

…

İçimden diyorum, “Öyle olmasa zaten bu kadar hal ehli, bu kadar tevazu ehli olamazdı.” Demek ki taa çocukluktan bu yana Muhammedi bir pınardan ab-ı hayat içmiş Selman Hoca.
 

Vahdet beyle vedalaşırken, Selman hocanın elini sımsıkı tutup:

- Hocam, kardeşler yarın yolcu, onlara yol armağanı olarak hayatları boyunca hatırda tutacakları neler söylersiniz, diyorum.
 

Hoca tüm geceyi özetleyen sözlerden sonra şu sırrı veriyor:

 

- Sarp yokuşu aşmanın kestirme yolunu söyleyeyim size; Kâmil bir zatın elini tutun, ona gönül verin, ötesini düşünmeyin. Değil zorluk çekmek, zirveye nasıl geldiğinizi anlamazsınız bile… Aşk olsun, İlim olsun, Feyz olsun, Hayrlar feth olsun, Şerler def olsun, Gönüller ref olsun, Güzellikler sizi bulsun!

Yolunuz açık olsun!..
 

Mehmet DOĞRAMACI

11.03.2008

--------------

BEKLENEN ESER ÇIKTI:

Bir Gönül İnsanı VAHDET BEY

http://siratimustakim.blogcu.com/10695301/

 


 

Bu yazı toplam 6742 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI