Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Vahit GÖKTAŞ
MUHAMMED ES’AD ERBİLİ’NİN ZİKİRLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
12 Şubat 2014 Çarşamba

MUHAMMED ES'AD ERBİLİ (1847/1931)'NİN ZİKİRLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Vahit Göktaş (*) & Ali TENİK (**)

öz

Bu makalede Osmanlı'nın son dönemine ve Cumhuriyetn ilk yıllarına şahitlik etmiş olan Kelâmî Dergâhı şeyhi Muhammed Es'ad Erbilî'nin zikirle ilgili görüş­lerine yer verilmiştr. Kendisi tarîkat şeyhi olan Es'ad Erbili, konuyu ele alırken tarîkatlarda pratk olarak uygulanan zikrin pratk anlamını ve uygulama yönünü işlemiştr. Ayrıca Es'ad Erbili, zikr-i kül, cehrî zikir, haf zikir, hatm-i hâcegân ve rabıta gibi konuları da irtbatlı olarak ele almıştr. Bunun yanında Es'ad Efendi, zikrin faydalarından da bahsetmektedir. Makalede Es'ad Efendi'nin konuyla ilgi­li görüşleri ele alınırken, Es'ad Efendi'nin zikir halkasından da bazı örnek olaylar ifade edilmiştr.

anahtar kelimeler

Es'ad Erbili, Zikir, Tarikat, Kelâmî Dergâhı

abstract

Opinions of Muhammed Es'ad Erbili (1847/1931) on Dhikr

This artcle studies the opinions of Muhammed Es'ad Erbili (1847/ 1931) who was a Master of the Kelami Dergah, and who witnessed the last period of Otoman Empire and the frst years of the Republic, and who is also shown as instgator of Menemen event, which is one of the most important events of the history of Republic, Himself being a Sheikh of the Suf Order, Es'ad Erbili has evidenced the issue through dhikr which is practced in various Suf paths. Es'as Efendi also takes account of the issue within the context of dhikr al-kull, the explicit dhikr, the hidden dhikr, and hatm al hajegan. In additon to this, Es'ad Efendi also mentoned about the befts of dhikr. The artcle also deals with the importance , efects and benefts of dhikr while dealing with the opinions of Es'ad Efendi about the subject.

keywords

Es'ad Erbili, Dhikr, Suf Order (Tariqa), Kelâmî Dergâh

Giriş

Muhammed Es'ad Erbilî, Musul'un Erbil kasabasında 1264/1847 yılında doğmuş olup, Erbil'de bulunan Hâlidî tekkesinde postnişîn Şeyh Muhammed Said'in oğludur. Dedesi, Halid-i Bağdadî'nin halifelerinden Şeyh Hidâyetullah'tr. (Vassaf, 2306: 191). Hem baba hem de anne tarafndan “Seyyid” olduğu söy­lenmektedir. Erbil'de Şeyhi Tahâ'l-Harirî'nin vefatndan sonra, irşâd vazifesine başlar. Es'ad Efendi hem Nakşî hem de Kâdirî tarîkatndan icâzetli bir sûfdir. Es'ad Efendi, ilk tahsilini Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'nin Erbil'de yaptrmış olduğu ve babasının postnişin olduğu tarihlerde bu hankâh ve medresede tamam-lamıştr. Devrinin meşhûr âlimlerinden sayılan Davud Efendi'den özel dersler görerek, bu zatan 23 yaşında icazet almıştr. Es'ad Efendi, 23 yaşında Tâhâ'l-Harîrî'den manevî ders alır. Şeyh Tâhâ'l- Harîrî, onu tarîkata yeni girenlere zâhiri ilimleri öğretmekle memur eder. Bu, onun zâhiri ilimlerde daha bu yaşta iken yeterli seviyeye ulaşmış yetkin bir kişi olduğunu gösterir. Beş senede seyr u sülûkunu tamamladıktan sonra 1292/1875 tarihinde şeyhi Tâhâ'l-Harîrî'nin de vefât üzerine, ondan aldığı emir doğrultusunda, yine onun makamında irşâd vazifesine başlar. İlmî icâzetnâmesini Davud Efendi'den 1287/1870 yılında alan Es'ad Efendi, Nakşî icâzetnâmesini de 1294/1877'te Tâhâ'l-Harîrî'den almıştr. Daha sonra, 1303/1883 senesinde Bağdad'da bulunan Kadirî âsitanesi Şeyhi, Seyyid Abdulhamid Rifâni'den de Kâdirîlik icâzet almıştr. (Cebecioğlu, 2013: 11-19).

Şeyh Esad Efendi, intsâb etği Nakşî şeyhi Tâha'l-Harîrî'den seyr u sülûkunu tamamlayıp icâzet aldığı 1875 senesinde, hac vazifesini ifâ etmek üzere Hicâz'a gider. Hacda iken şeyhinin vefâtnı öğrenmesi üzerine, İstanbul'a gelir ve buraya yerleşir ve II. Abdülhamid'in damadı Derviş Paşazâde'ye sarayda dersler verir. Fath Cami-i Şerif'nde Hâfz Dîvânı ve Mevlânâ Cami'nin Lüccetü'l-Esrâr adlı eserini okutur. Ancak Es'ad Efendi'nin asıl eğitm merkezi Kelâmî Dergâhı'dır. Zîrâ dönemin bir çok üst düzey yönetcisi ve ilim adamı bu dergâhda ondan feyz alırlar. Kelâmî Dergâhı'nda yetişenlerin hadd-i hesabı yoktur. (Göktaş, 2013: 40-44).

Es'ad Efendi, 1316/1900 senesinde Abdülhamid Han tarafndan, memleket Erbil'e görevli olarak gönderilir. Es'ad Efendi, Erbil'de kaldığı 10 yıllık süre içe­risinde irşâd faaliyetlerini sürdürmüş, buradaki Türkleri, İngiliz idaresine iltfat etmemeleri hususunda organize etmiştr. Bu arada Oğlu Muhammed Efendi'yi, Türk Muhibban Cemiyetni kurmak ve Türkleri, Cemiyet-i Akvama (Birleşmiş Milletlere) müracaata teşvikle görevlendirmiştr. İngilizlerin Musul'u işgaliyle (1918) Türkler lehine yaptğı çalışmalardan dolayı Muhammed Efendi İngilizler tarafndan Basra'ya sürgün edilmiştr. Es'ad Efendi, Erbil'de kaldığı on yıl sü­resince İngilizlerin misyonerlik faaliyetlerine karşı çalışmalarda bulunmuştur. (Cebecioğlu, 2013: 36).

Es'ad Efendi, on yıl memleket Erbil'de kaldıktan sonra, Meşrutyetn ilanıy­la birlikte 1324/1908'de sevenlerinin dâvet üzerine İstanbul'a dönerek Kelâmî Dergâhı'ndaki görevine tekrar başlar. Aynı zamanda, Erenköy'deki çadırlı köşk­te de sohbetler yapmaktadır. Üsküdar'daki Selimiye Dergâhı Şeyhliği boşalınca burası da Es'ad Efendi'ye verilir. Adı geçen dergâha, niyâbeten mahdûmu Meh-med Ali Efendi'yi tayin eder. Kendisi de ara sıra gelip irşâd hizmetni oğluyla birlikte yürütür. (Vassaf, 192: Göktaş, 2013: 60).

Es'ad Efendi meclis-i meşâyih reisliği yapar, Cerîde-i Sûfyye adlı bir dergi­nin ve Cemiyet-i Sûfyye adlı bir yapılanmanın öncülüğünü yapar, Padişah Sul­tan Reşat tarafndan “Sürre Emini” olarak görevlendirilir. (Topbaş, 2012: 483; Yılmaz, 1994: 210)

Osmanlının yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyet'nin kuruluşuyla birlikte ve 1925'te tekke ve zâviyelerin kapatlması kanunu netcesinde Es'ad Efendi Erenköy'deki köşkünde inzivaya çekilir. Es'ad Efendi, 23 Aralık 1930 yılında vuku bulan Menemen olayıyla ilgisi bulunduğu iddia edilerek, oğlu Muhammed Ali Efendi ile beraber, Menemen'e götürülüp idam talebiyle yargılanır. Oğlu Meh-med Efendi idam edilirken, Es'ad Efendi hakkında verilen idam cezası, yaşlılığı sebebiyle müebbet hapse çevrilir. Es'ad Efendi Menemen'deki askeri hastane­de 'üremi'den tedavi gördüğü sırada, 84 yaşında iken 3-4 Mart 1931 gecesi vefat eder.(Yılmaz, 1994: 212)

Es'ad Efendi'nin tasavvuf, tefsir hadis ve edebiyatla ilgili eserleri ve yazıları vardır. Eserleri şunlardır: Kenzü'l-İrfân, Mektûbât, Dîvan, Risâle-i Es'adiyye, Fâ-tha-i Şerîfe Tercümesi, Makâleleri ve Tevhid Risâlesi Tercümesi Kaside-i Mün-ferice Tercümesi adlı eserleri bulunmaktadır. (Göktaş, 2013: 80-89)

1. Es'ad Erbili ve Zikir

Zikir lügate, bir şeyi hatrda tutmak, unutmamak, yad etmek, anmak, elde edilen bilgiyi ezberlemek gibi anlamlara gelir. Mecaz olarak da şeref, şan, şöh­ret, duâ, namaz manasına da gelmektedir (Ragıb, 1324, 179; İbn Manzur, 1955, 308). Tasavvuf ıstlahında ise, Allah'ı belirli kelimeler veya cümlelerle anmak, O'nun kainataki bin bir tecellisini görüp, onu tesbîh etmektr (Kelâbâzî, 1992: 154; Ateş, 1966: 295). Kur'an-ı Kerim'de Zikir kelimesi müştaklarıyla birlikte 200'ün üzerinde yerde geçmektedir (Abdülbaki, 1990: 271-275). Es'ad-ı Erbilî ise zikri şu şekilde tarif etmektedir: Cenab-ı Hakk'ı medh ü senâ ve âzametni ifade etmek kastyla söylenilen güzel, hoş, temiz, ve kalbde muhafaza edilen Al­lah sevgisinin netcesinde oluşan fkir ve ince düşünüşten ibaretr (Erbili, 1341: 12). Zikir, insanın Yaratcı ile olan irtbatnı sağlamlaştrmaya yönelik en mühim ibadetlerden biridir ve insanın psikolojik anlamda da kalbinin gıdasıdır (Tenik-Göktaş, 2008: 219).

Esad Efendi'ye göre zikir, Cenâb-ı Hakkın bir emridir. Tarîkatlar esas itba-riyle birdir ve zikir de tüm tarîkatların özüdür (Erbili, 1341: 12). Bu emir ise önce Hz. Muhammed (s.) efendimize ikinci olarak ümmetne emredilmiştr. Hz. Muhammed (s.) bu emri, Cebrail (a.) vasıtasıyla hakikatni anlayarak aldıktan sonra, lisanî ve kalbî zikr-i şerifn icrasına girişt. Esad Efendi'ye göre sünnet'e tabi olmak dille ve kalple olan zikre bağlıdır. Bu nedenle bu zikirlere duyulan ihtyacın aşikâr olduğu bilinen bir gerçektr. Zikri ftratn bir gereği olarak gören ve birçoklarının savunduğunun aksine, tarîkat ve zikrin menbaının Hz. Muham-med (s.) olduğunu söyleyen ve dolayısıyla bu temellendirmeyi Kur'ân'a götüren Es'ad-ı Erbilî, eserlerinde bize zikrin sistemleşmiş şeklini de sunmaktadır. Esad Efendi'ye göre tek dost, O'nun zikridir. İnsan ne kadar Allah'tan uzaksa da, kalbi ve rûhuyla sürekli Allah'la beraberdir.

Zikir, kulun kendisinde bulunan ilâhî yönü ortaya çıkarmak üzere yapılır. İnsanda ise, Allah'ın sayısız isim ve sıfatları gizlidir. Bu yönlerin ortaya çıkarıl­ması, zikir sayesinde mümkün olabilmektedir. İnsan bu ilâhî yönlerini ortaya çıkaramazsa, insanın rûha ait olan yönü eksik kalacak, bedene ait olan hayvanî yönü ön plana çıkacaktr. Meleklerde en fazla dört kanat olmasına mukabil, insanda Allah'a vâsıl olabilmesi için otuz kanat bulunmaktadır. Bu kanatların çalıştrılması da, ancak zikir ile mümkündür. Kişi O'nu her ân zikretmezse ilâhî güzellikleri duyamaz, göremez olur.

“Düşüp lâl û perişan Es'ad-ı bî âşiyân cânâ

Ne mümkün müstefâd olmak lisânından hayâlinden” (Erbili, 1337: 158).

beytnde olduğu gibi, kişi sevgiliyi duyamaz, hayalinden istfade edemez olur. İşte “Gözler kör olmaz, ancak sadırlardaki kalpler kör olur” (Hac, 22/46) âyet bunu anlatmaktadır.

Es'ad Efendi, 'zikr-i haf: gizli zikir' ve 'zikr-i cehrî: açık zikir' konusunda, “Rabbini içinden yalvararak ve korkarak, haff bir sesle sabah akşam zikret. Gafllerden olma!”(Araf, 7/205) âyetnin gizli zikrin faziletne işaret etğini söyler (Erbili, 1341: 22). “Rabbinize yalvararak ve gizli olarak duâ ediniz. Çünkü O, haddi tecâvüz edenleri sevmez” (Araf, 7/205) âyetne göre ise cehrî zikrin de caiz olduğunu kaydeder (Erbili, 1341: 23).

Es'ad-ı Erbilî, “zikrin haf, rızkın kâf olanı efdâldir” hadîsindeki gibi, gerek gizli gerek açık zikirle, on letâifn zikrullah ile uyanması ve bütün cesedin şeriât âdabıyla nurlandırılması gereğini vücûdun ve kalbin şifası için gerekli görmek­tedir. Bunun ise ancak Cenab-ı Hakk'a teslîm olmuş fenâ-fllaha ermiş bir mür­şidin feyz ve bereket sayesinde mümkün olabileceğini ifâde etmektedir (Erbili, 1341: 48).

Es'ad Efendi'ye göre, gizli zikir, açıktan yapılan zikirden daha faziletlidir. Cehrî zikir ise, yeni başlayanlar için daha tesirlidir.

Es'ad Efendi, Kehf suresi 28. âyet tarîkatlerdeki 'Hatm-i Hâcegân'ın halka ile yapılmasına delil gösterir (Erbili, 1341: 25). Yine, “Ey iman edenler! Allah'ı çok çok zikredin!” (Ahzab, 33/41) âyet-i kerimesindeki zikir emrinin namaz, zekât ve oruç gibi bütün erkek ve kadınlara umûmen şâmil olduğunu ifade eder. Es'ad Efendi, zikrin camide yapılmasının başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde faziletli olduğunu belirtr. Kadınların zikre iştrakleri hususunda ise ka­dınların da erkekler gibi zikrullah ile memur buyurulduğunu ve kapalı olarak geride kendilerine ayrılmış hususi yerlerde cemaatle namazlara iştraklerinin meşru olduğu gibi, zikir için de seslerini işitrmemek kaydıyla caiz olduğunu belirtr (Erbili, 1341: 42).

“Allah'ın zikri kalplerin şifasıdır” hadîs-i şerifnde açıklandığı şekliyle kalp tedavi edilmedikçe cennetn yüce mevkilerine ulaştrıcı kurtuluş tarîkatnın seyr u sülûkünde başarılı olunamaz. (Erbili, 1343: 116). Kalbin hastalıklarından bir kısmı ise şunlardır: Haset, riyâ, kibir. Esad Efendi zikri, kalbin cilası olarak görür. Zikir-şükür irtbatnı Es'ad-ı Erbilî şu şekilde anlatmaktadır: “Şükrün bi­rincisi sârî, yani merhamete lâyık ümmet-i Muhammedin istfadesi için yapılan­dır. İkincisi ise letâif-i aşere ile yapılan zikir ve fkir olsa gerektr.” (Erbili, 1343: 156).

Nefs tezkiyesi ve kalp tasfyesi zikrin başlangıçtaki en önemli iki hedefdir. Es'ad-ı Erbilî, zikirde ve râbıtada ve diğer bir çok hususta sevgiyi temel alır. Zira sevgi gerçek olunca mü'minin kalbinde zikrullah meydana gelir. Nitekim bu: “Öyle adamlar vardır ki, ne bir tcaret ne bir alışveriş, onları Allah'ın zikrinden alıkoymaz” (Nur, 24/37) âyetne uygun düşer ve bu şekilde kalp, selamet bulur. Esad Efendi'ye göre, “Benim gözlerim uyur, lakin kalbim uyumaz” (Buhari, Te-heccüt, 16) hadîsinde belirtlen ise zikrullahtan bir an gafl olmamaktr. (Erbili, 1989: 46).

Es'ad Efendi'ye göre; Kelime-i Tevhid (imanın esasını teşkil etği için) zi­kirlerin en mükemmeli ve hamd, (Allah'ın nimetlerini artrmaya vesile olduğu için) duâların en efdâlıdır.

Yine Es'ad Efendi, “Ey iman edenler! Allah'ı çok çok zikredin!” (Ahzab, 33/41) âyet-i kerimesindeki zikir emrinin, namaz, zekât ve oruç gibi bütün er­kek ve kadınlara şâmil olduğunu söyler. “Allah'ı çok çok zikreden erkekler ve kadınlar” diye biten el-Ahzâb 33/35 de bunun açıkça ifade edildiğini dolayısıyla kadınların da erkekler gibi zikr ile memur olduğunu belirtr. Es'ad Efendi, “Sa­bah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sab­ret” (Kehf, 18/28) âyet-i kerimesini ise tarîkatlerdeki 'Hatm-i Hâcegân'ın halka ile yapılmasına delil gösterir (Erbili, 1341: 12). Ve yine Es'ad Efendi'ye göre zikir, sadaka, cihâd ve nafle oruçtan daha faziletlidir.

Esas itbariyle Allah'ı sevmenin, Allahın zikrini sevmek olduğu hatrdan çı­karılmamalıdır. Yani seven sevdiğini düşünür onu söyler onula konuşur. (Erbili, 1343:86)

Es'ad Efendi, Terci'indeki şu beyite ifade etği cümleler hislerine tercü­man oluyor:

“Mûnisem yâd-ı tûst subh u mesâ

Ülfetem zikr-i tûst sırr u hafâ

Gerçi dûrem bezâhir ez ber-i to

İnneme'l kalbü ve'l fuâdü ledeyke” 1 (Erbili, 1337: 117)

yani tek dost O'nun zikridir. İnsan ne kadar Allah'tan uzaksa da kalbiyle ruhuyla sürekli Allah'la beraberdir.

“Ey iman edenler! Allah'ı çok çok zikredin” (Ahzab, 33/41) âyetni Es'ad Efendi, tarîkate bir makam olarak bilinen 'zikr-i küll'e ve bu makamı ihrâz et­mek için de, bir mürşide intsâb etmeye ve ona râbıta yapmaya delil ve bür-hân olarak yorumlamıştr. “Allah'ı, ayakta, otururken ve yanları üzere yatarken zikreden kimseler” (Al-i İmran, 3: 191) âyetnden yola çıkarak zikrin ayakta mı oturarak mı yapılacağı hususunu ifade etmiştr. (Erbili, 1343: 71).

Zikrin netcesi murâkabedir. Es'ad Efendi'ye göre tarîkatlardaki “murâka-be-i ma'iyyet” Rasûlullah (s.a.v)'in uygulamasından farklı bir şey değildir. (Er-bili, 1327: 45). Es'ad Efendi, “Kalplerinizi murâkabeye alıştrınız” hadîsi şerif-ni hatrlatr. Murâkabede ise kişi huzurda bulunduğunu hisseder. O'na göre, murâkabe netcesinde kalb evi mâsiva bataklık ve bulanıklığından kurtulacak ve burası muhabbet evi, marifet kuşunun yuvası olacaktr. (Erbili, 1343: 101)

Es'ad Efendi, bir kalp zikri uygulamasını şöyle anlatr: “Peygamberimizin mübarek ve şerefi kalbine ondan da şeyhimizin kalbine varıncaya kadar müte-selsilen varislerin şerefi kalplerine ihsân buyurduğun kalb zikrini Efendimizin kalbinden benim kalbime ihsân buyur” diyerek istrham eder. Ve sol memenin altnda olan ve gerçek kalbin meskeni bulunan huni şeklindeki kalbine arş-ı ilahi olan mürşidinin kalbinden semedânî feyzlerin inmesini bekleyerek yalvarır. Ve istediği kadar bu yalvarmaya devam eder. Ondan sonra kâl ile zikre başlar. Bu zi­kirde dilin boğazın hiçbir medhali yoktur. Zâkir olan kimse mütefekkirdir. Sanki sol memenin altndaki kalb bir insan gibi Allah birdir der. Zâkir de onu hem din­ler. Hem de elinde tesbih kalbin zikrini sayar. Bu tefekkür, bu istğrak ile birkaç yüz veya birkaç bin defa ism-i celâlî zikreder. Allah'ın izniyle o gönül, zikrullahın kalbine yerleşip nakşolunduğunu idrak eder.” (Erbilî, 1341:20).

Bir tahmisinde ise Es'ad Efendi zikir meclislerini şu şekilde tavsif eder:

Zikr-i Mevlâ ile hoştur meclis-i rindânemiz

Fikr-i Leylâ ile şendir kalb-i mecnûnânemiz

Sanmanız kim hubb-i dünyâdır bizim cânânemiz

Aşk olup rûz-i ezelden sâki-i peymânemiz

Âlemi gavgâya salmış nar'a-i mestânemiz. (Erbili, 1337: 166)

2. Es'ad Efendi'nin Dergâhında Zikir Uygulamasından örnekler

Es'ad Efendi'nin dergâhında iki hafa kalıp dergâhtaki izlenimlerini not tu­tan Psikolog Carl Vet, Esad Efendi'nin yönetği zikir halkasının manevi atmos­ferini şöyle anlatr:

“Açık havada, yanan bir ateş kümesinin etrafnda zikir çekilme âdet olan (ki Kâdirî zikri) Irak'taki dergâhında, çok hasta mürîdlerinden biri, zikre henüz başlandığı sırada manevî gücünü sıkıca toparlayıp, kendisini hemen yanmakta olan ateş öbeğinin ortasına atmış. On beş dakikadan biraz fazla, zikir bitnceye kadar orada kalmışt. Zikre iştrak edenlerin hiçbiri olanların farkında değildi. Çünkü zikir esnasında dervişler, etraf­larında ne olduğunun veya kendilerine tesir edecek hiçbir şeyin farkın­da olmayacak şekilde vecde gark olmuşlardı. Zikir bitği zaman, ate­şin ortasında oturur vaziyete gördükleri arkadaşlarını hemen oradan çıkardılar. O derviş, kendine geldiği zaman, üzerinde en ufak bir yara veya yanık izi bile yoktu. Elbisesinde de yanığın emaresine rastlamak mümkün olmadı. Ateşe niçin atladığını, hatrlayıp hatrlayamayacağını sordum. Bana şu cevabı verdi: “İçimdeki ateş beni o denli yakıp kavu­ruyordu ki, dışarıda yanmakta olan odun ateşi bana daha serin geldi. Dışarıdaki ateş, serin çiçekli bir yatak gibiydi. Bu sebeple içimdeki ateş serinlesin diye dışarıda yanan ateşe atladım” (Vet, 1993: 200).

Yine konuyla ilgili bir başka ilginç hadiseyi Carl Vet'e Es'ad Efendi şöyle anlatr: “Yakın zamanlarda, tekkeye bir felçli hasta getrdiler. Ona hastalığının şifası olmadığını söylemişler. Zikir halkamıza onu da katlar. Dualarımızla ona fayda sağlamak üzere, zikir halkasında bulunan dervişlerle birlikte teveccüh et-tk. Zikir töreni bitği zaman hastaya 'ayağa kalk!' dedim, o da kimsenin yardımı olmadan rahatça ayağa kalkt. Yine kimsenin yardımı olmadan yürüyerek eve git.” (Vet, 1993: 203)

Bütün mahlûkâtn zikre iştrak edebilecekleri hususuyla ilgili olan bir başka hadiseyi bizzat Es'ad Efendi'nin ağızlarından dinleyelim: “Bir zamanlar, şöyle böyle otuz yıl kadar önce (1895'li yıllar) bir grup ihvânımla kıra gezmeye çıkmış-tk. Uzun çimenler üzerine büyük bir halı serilmişt. Yemeği yemiş, zikre başla-mıştk. O anda hepimizin bu güzel tabiat içinde kaybolduğunu ve onunla senk-ronize halinde hareket etğini hissetm. Zikir esnasında hepimiz birden manevî âlemlerden gelen bir müziğin tatlı nağmelerini işitk. Tabiat, Allah'ı hamd ile tesbih ediyordu. Zikrimiz tabiatnkiyle birbirine karışt. Zikrin sarhoşluğundan ilk sıyrılan ben olmuştum. Hemen yanı başımda, halı üzerinde havaya dikilmiş vaziyete bir yılan başı ile karşılaştm. Fakat vücûdunun bir kısmı halı altnday-dı. Ses çıkarmadan, kımıldamadan, sadece ttreyen gözlerle öylece duruyordu. Bana, o esnada zikir halkamıza onun da katldığı keşfoldu. Hepimiz vecd halin­den sıyrılınca, hemen kafasını çevirip, çabucak kaçıp gözden kayboldu. Selefm, Şeyh Tâha'l-Harîrî Hazretleri, hayvanların Allah'a insanlardan daha çok ibâdet etğini söylerdi. Verdiği derslerle manevî kemâlâtn yüceliklerine vâsıl olmuş cin tâifesinden üç yüz kişilik bir cemaat ona intsâblıydı.”(Vet, 1993, 237; Ce-becioğlu, 2013: 115).

Es'ad-ı Erbilî Hazreteri (k.s) zikrin gâyesini anlatrken şöyle diyor: “Zikrin gâyesi, Allah'ı (c.c) bilebilmemiz ve O'na şükredebilmemiz için bizi gafeten uyandırmaktr. Zira sen farkına varmadan kalbinde yeni bir kuvvet oluşturur. Bir gün Allah (c.c) tarafndan sana lutedilen ve kitaplarda bulunmayan bir ilim ve hikmete sahip olduğunu göreceksin. Zikrin gayesi yine şudur: İnsan rûhu ilâhî âlemlerden gelir ve giderek kesâfet artan maddî âlemlerden geçerek ka­fese hapsolmuş bir kuş gibi bedene girer. Başlangıçta kendini beden içinde bir esir gibi (zindanda) hissetğinden mutsuzdur. Fakat zamanla bu zindana alı­şır. Bunun sonucunda da asıl geldiği âlemi unutuğundan hapiste olduğu halde kendini vatanında gibi rahat hissetmeye başlar. İşte zikrin gayesi, ona gerçek vatanının bir hatrasını hatrlatarak o vatana özlem duymasını sağlama ve ora­ya giden yolu bulmasını öğretmektr.” (Cebecioğlu, 2013, 122-123; Carl Vet, 1993: 94-95)

Carl Vet Es'ad Efendi tarafndan icra edilen Cuma zikir ayinini şöyle anlatr : “-Cuma namazı kılınana kadar dergâhın dışında bir saat kadar gezintye çıktm. Döndüğümde Cuma namazını kılmışlardı. Önce Kur'ân-ı Kerim tlavet olundu. Kur'ân okunurken dergâhın salonu yavaş yavaş ziyaretçilerle dolmaya başla­dı. Ziyaretçilerin çoğu uzaklardan gelmişt. Zikir halkası rengarenk Asyalılardan oluşuyordu. Arada tek tük Avrupaî tarzda giyinmiş Türkler de vardı. Dergâhın önündeki dar sokaklarda özel arabalar ve sıra halinde hamallar bekliyorlardı. Zikre katlanlar arasındaki yüksek rütbeli subaylar, üst düzey bürokratlar, ente­lektüeller ve önde gelen işadamları ve pejmürde giyimli fakirler, hepsi bir arada kardeşlik ruhu içinde yan yana yere oturmuşlardı. Cemaat yerdeki İzmir halıları üzerinde bağdaş kurdukları halde ancak sığışabiliyorlardı. Es'ad-ı Erbilî Hazret­lerinin görünmesiyle Kur'ân tlavet sona erdi. Herkes ayağa kalkarak, Şeyh mih­raptaki yerini alana kadar saygıyla ayakta beklediler. Es'ad Erbilî Hazretleri (k.s) yüzünü cemaate dönerek mihraba oturdu. Biraz daha Kur'ân-ı Kerim tlavet edildikten sonra Şeyh (k.s) zikrin başlaması için işaret verdi. “ ilâhe illallah” sesi koro halinde yavaşça yükselerek salonda yankılanmaya başladı. Beş yüz kişi aynı beden ve baş hareketleriyle zikre eşlik ediyordu. Çok geçmeden der­vişlerden bazıları cezbeye kapılarak höykürmeye, ağlamaya, çığlık atmaya ya da uğuldamaya başladılar. Derken cemaatn içinden çok keskin bir “Allah” çığ­lığı yükseldi. Çığlık beyaz sakallı, ufak boylu bir dervişten gelmişt. Çok şiddetli bir cebeye kapılmışt. Çığlıklar atyor ve öylesine ttriyordu ki zıplıyor gibiydi. Onunla beraber birçok kişi cezbeye kapılarak “kendinden geçmiş” durumdaydı. Onbeş dakika sonra bu cezbe frtnası dindi. Zikre kısa bir ara verildi. Cemaat içinde zikirden etkilenmiş usta bir hâfz çok tatlı ve haff bir sesle Kur'ân okuma­ya başladı. Kur'ân'ın sakinleştrici etkisi cezbeye kapılanları teskin et. Böylece kısa sürede normal hale döndüler. Herkes tamamen sakinleştğinde “Allah Al­lah” ism-i şerif ile zikrin ikinci bölümü başladı. Bu da öncekine benzer şekilde on dakika süren büyük bir tesir meydana getrdi. Zikir sona erdi ve misafrlerin çoğu tekkeden ayrıldı. Geri kalanlara Es'ad Efendi Hazretleri (k.s) bizzat imamlık yaparak namaz kıldırdı.” (Cebecioğlu, 2013, 89-90).

Netce itbariyle Es'ad Efendi, bireyde zikir bilinci oluşmasını hedefemek-tedir. İnsanın hayatnın her anını anlamlı yaşayabilmesi için sürekli mensup ol­duğu varlığı hatrda tutması gerekir. Bu nedenle ona göre zikir ftratn bir gere­ğidir. Rûhun doyumu için zikir gerekmektedir. Bu nedenle arzu edilen şahsiyet “hiçbir şeyin onu Allah'ın zikrinden alıkoymadığı” bir şahsiyetr. Bu şekilde varlıklar arasında duyarlılık kapasitesi en yüksek olan insan'ın bu kapasitesini maksimum düzeyde açığa çıkarması söz konusudur. Tarîkatlardaki kalp, latfeler ve murakabe anında sistemli bir şekilde yapılagelen zikir, bunun gerçekleşmesi için bir eğitm şeklidir.

Notlar

(*)   Doç. Dr. ankara üniversitesi İlahiyat Fakültesi

(**) Yard. Doç. Dr. Harran üniversitesi İlahiyat Fakültesi 1     

1) Gece gündüz benim dostum senin zikrindir.

Gizli, aşikâr senin zikrinle me'lufum.

Gerçi zâhiren senden uzak isem de

kalbim ve ruhum senin yanındadır.

kaynaklar

Ateş, S, (1996). “Zikir” AÜİFD, c. 14, s. 295, Ankara.

Abdülbaki, M.F., (1990). Mu'cemü'l-Müfehres li elfâzi'l-Kur'an, İstanbul.

Cebecioğlu, E. (2013). Allah Dostları 7(Muhammed Es'ad Erbili (k.s.), Erkam Matb., İst.

Erbilî, E. (1341). Risâle-i Es'adiyye f Tarîkat'l-Âliyye, Dersaadet, İst.

Erbilî, E. (1343). Mektûbat, Dersaadet, İst.

Erbili, E. Kenzü'l-İrfân, Erkam Yay., İst.

Erbili, E. (1337). Divân-ı Es'ad,

Ghazali, A. H. (1982). İhya u Ulûmu'd-Dîn, Beirut.

Göktaş, V. (2013). Muhammed Es'ad-ı Erbili Hayat Eserleri ve Tasavvuf Felsefesi, İlahiyat Yay., Ank.

İbn Manzur. (1955). Lisanü'l-Arab, Beyrut.

İsfehânî. R. (1324). el-Müfredât f Garibü'l-Kur'an, Mısır.

Kelâbâzî, E.M, (1992). et-Ta'arruf (Doğuş Devrinde Tasavvuf), Dergah, İst.

Tenik, A. Göktaş, V. (2008). “Importance and Efect of   Remembrance (dhikr) in Socio-Psychological Terms” AÜİFD, c. 49, s. 217-236, Ankara.

Topbaş, O.N. (2012). Altn Silsile, Altnoluk, İst.

Vassaf, H. Sefne-i Evliya, Süleymaniye Ktp, Yazma Bğş, no: 2306, II.

Yılmaz, H. K, (1994). Altn Silsile, Erkam Yay., İst.

Vet C. (1993). Kelâmî Dergâhından Hatralar, çev.:Ethem Cebecioğlu, Muradiye K.V.Y.\ Anka­ra.

Bu yazı toplam 1843 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI