Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mehmet Demirci
MESNEVİ NASIL YAZILDI?
29 Ağustos 2011 Pazartesi

MESNEVİ NASIL YAZILDI?

Bir ramazanı daha geride bıraktık. İnşallah rahmet ve mağfirete vesile olmuştur. Ramazan mübarek bir aydır, onun maddi manevi bereketinden herkes istifade eder. Maddi bereketinden pay kapmak isteyen televizyon kanallarının pek çoğu ramazanı konu edinirler.

Star Tv'de "Yerden Göğe" diye bir program var. Gece yarısından sonra başlar. Gördüğüm kadarıyla hafta içinde öne çıkan aktüalite ve magazin konularından önemli gördükleri birini gündeme getirirler. Konunun kahramanını stüdyoya çağırıp tartışmalı, çekişmeli, gürültülü bir şekilde programı götürürler. Programı yürütenler zarif hanımefendi Berna Laçin ile delişmen ve keskin dilli Rasim Ozan Kütahyalı'dır.

Aylardan Ramazandır. Bir gazetede "Teravih namazı diye bir şey yoktur, bu yanlış bir uygulamadır" mealinde bir röportaj çıkmıştır. Röportajı veren bir zamanların "fenomen adam"ı Yaşar Nuri Öztürk'tür. "Yerden Göğe" programı yapımcıları, o haftanın konusu ve konuğunu bulmuşlardır: Yaşar Nuri Öztürk. Sanırım onun telkiniyle aynı zihniyette bir konuk daha çağırılır: Abdülaziz Bayındır.

Programın canlı, çarpıcı ve reyting getirici olmasını sağlayan kişisi daha çok Rasim Ozan'dır. Program yapımcıları tarafından aynı zihniyette iki konuğun geleceğini görünce Rasim, onları dengeleyecek birine daha ihtiyaç olduğunu düşünür.

Rasim Ozan benim oğlumun Anadolu Lisesinden sınıf arkadaşıdır. İzmir'de öğrencilik yıllarında sık görüştük. Bana aşırı saygısı ve güveni olan biridir. 9 Ağustos günü bir telefon görüşmemizde o haftaki konudan ve konuklardan bahsetti. Ne olur bu programa siz de katılın, değilse tek taraflı fikirlerle çok kuru ve zevksiz olacak dedi.

Ben mazeret beyan ettim. O tür televizyon programlarında kendimi başarılı görmediğimi, o kişilerin tv tecrübeleri ve cerbezeleri karşısında bir varlık gösteremeyeceğimi, esasen çekişmeli ve kavgacı üslûbu beceremediğimi söyledim. Rasim çok ısrar etti: "Hocam onlar tartışır, siz bilge adam olarak oturursunuz, arada fikirlerinizi söylersiniz" dedi.

Büyüklerimiz,"Talip olmayın, matlup olun" derdi. Rasim'in ısrarları karşısında "Olanda hayır vardır" diyerek programa katılmayı kabul ettim. 10 Ağustos Çarşamba günü seyircinin karşısına çıktık.

 Yaşar Nuri ve Abdülaziz Bayındır teravih ve sahurla ilgili bilinen görüşlerini söylediler. Bunlar kafa karıştırmaktan başka işe yaramayan laflardır. Bense önemli olan ibadetin kendisidir, kulun namazla oruçla Allah'ın huzuruna çıkmasıdır, ibadet şuuru ve kulluk bilincini bırakıp teferruatla uğraşıyoruz mealinde sözler söyledim.

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebiyse Hz. Mevlâna ve Mesnevi ile ilgili birkaç hususu açıklığa kavuşturmaktır. A. Bayındır bir sonraki haftada Emin Işık Hoca ile çıktığı programda "Mehmet Demirci geçen hafta böyle dedi" diye benim söylemediğim sözleri bana atfetti. Bunlar Mesnevi'nin dibacesinin kime ait olduğu ve bu kitabın nasıl yazıldığıdır. Bu programları seyredip de benim niçin anında cevap vermediğimi düşünen ve üzülenler olmuştur. Bu yazı biraz da bu düşünceyle yazıldı.

MESNEVİ'NİN YAZILIŞI

Önce Mesnevi'nin nasıl yazıldığına değinelim. A. Bayındır, beraber katıldığımız programda Mesnevi'nin ilk beyitlerinin Mevlana tarafından yazıldığını geriye kalan tamamının böyle olmadığı şüphesini uyandıran sözler söyledi. Lafını bölmemek için ben o sırada müdahale etmedim. Daha sonra araya başka konular ve tartışmalar girdiği için ben cevap vermeyi belki de unuttum veya konu herkesçe biliniyor düşüncesiyle cevaba değmez buldum. Sayın Bayındır bir hafta sonraki tv programında aynı şeyleri tekrarladı ve benim bu fikileleri tasdik ettiğimi söyledi. İnternette halen programı seyretmek mümkün. Benim asla böyle bir beyanım olmadı. Anladım ki Bayındır bu yolla Mesnevi hakkında şüphe uyandırıcı ve onu küçümseyici bir imaj uyandırıp kafaları karıştırmak istemektedir.

Bu konularla birazcık ilgilenen herkesçe malumdur ki Mevlana'nın yakın dostu Çelebi Hüsameddin bir gün şöyle der: "Efendim bir hayli gazelleriniz var, müridlerin irşadı için de bir şeyler yazsanız. Hakim Senai, Feridüddin Attar gibi sülûk konularını ve manevi eğitimi ele alan mesnevi türünde bir eser yazsanız ne iyi olur."

Mevlana haklısın, böyle bir şeyi ben de düşünüyordum ilk ilhamları da gelmişti ve yazmıştım" der. Sarığının arasından bir kâğıt çıkarır. Kâğıtta "Bişnev ezney" diye başlayan Mesnevi'nin ilk on sekiz beyti bulunmaktadır.

Bundan sonra hemen her fırsatta Mesnevi beyitlerini Mevlana söylemiş Çelebi Hüsamettin yazmıştır. Bu işe 1261'de başlamışlardır. Bu sırada Mevlana 55, Hüsameddin Çelebi 37 yaşındadır. Bu yazma işi sekiz on sene sürmüştür. Böylece 27500 beyitten oluşan  altı ciltlik Mesnevi kitabı ortaya çıkmıştır.

Mevlana'nın babasından, medreselerden, Seyyid Burhaneddin'den, riyazet ve mücahedelerinden öğrenip elde etdikleri; Kur'an, hadis, tefsir ve tasavvuf bilgileri, Şems-i Tebrizi'nin yaktığı ilahî aşk kıvılcımıyla pişmiş, hal hamur olmuş ve Mesnevi hikmetleri şeklinde âlem halkına sunulmuştur.

Mevlana Mesnevi'yi irticalen söyleyip yazdırdı. Medresede, kaplıcada, Meram'da ilham geldikçe hep söyledi. Hüsameddin Çelebi bazen geceli gündüzlü yazmaktan yoruldu. Mesnevi'nin her cildi tamamlandıkça Mevlana'ya okudu. Düzletilecek yerleri Mevlana bizzat Çelebi  Hüsameddin'e yazdırdı. Yeri geldikçe ona iltifat ve teşekkür sözlerini kayda geçirdi ve Mesnevi böylece tamamlanmış oldu.

MESNEVİ'NİN DİBACESİ

Sayın Bayındır Mesnevi'nin önsözüne kafayı takmış durumdadır. Anladığım kadarıyla bu zat kupkuru, şekilden ibaret ve manevî neşveden yoksun bir din anlayışına sahiptir.

Mesnevi'nin  önsözünde "Mesnevi Allah'a vüsul ve yakîn sırlarının keşfinde dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır" cümlesi yer alır. Bayındır, bu sözlerde Mesnevi'yi Kur'an'dan daha üstün gören bir anlayış bulunduğunu vehmetmektedir. Ben programda bunların yorumlarının olduğunu söylemekle yetinmiştim.

Nitekim Mesnevi şarihleri "asıllar" kelimelerini şeriat, tarikat ve hakikat olarak yorumlamıştır. Tarikat şeriatsiz ve hakikat tarikatsiz bulunmaz. Mesnevi'de şeriat tarikat ve hakikatin yolları gösterilmiştir.

Beşinci cildin başındaki önsözde şöyle denir: "Şeriat muma benzer, yol gösterir. Fakat mumu ele almakla yol aşılmış olmaz. Yola düzüldün mü o gidişin tarikattir. Maksadına ulaştın mı o da hakikattir."

Mesnevi'yi Kur'an'ın önüne geçirme iddiası ancak şeytanın aklına gelebilir. Hz. Mevlana'nın şu rubaisi, her yerde bıktıracak kadar tekrarlanır durur. "Ben can taşıdığım müddetçe Kur'an'ın kölesiyim. Ben Hz. Peygamberin ayağının tozuyum." Demek ki duymayan kulaklar ve kapalı idrakler için daima tekrarlanmasında fayda varmış.

Bayındır'ın takıntı haline getirdiği önsözün hemen devamında şu ifadeler yer alır: "Şüphe yok ki Mesnevi gönüllere şifadır. Hüzünleri giderir. Kur'an'ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur. Huyları güzelleştirir."

Bayındır'ın ifadesinden Mesnevi'nin başındaki Arapça dibacenin(önsöz) Mevlana'ya ait olup olmadığı konusunda bir şüphe doğar gibi olmuştu. Şimdi bu durumu açıklığa kavuşturalım: Mesnevi'nin her cildinin başına birer dibace vardır. Mevlana bu bölümleri ciltler tamamlandıkça Çelebi Hüzmeddin'e bizzat yazdırmıştır.(bk. "Mesnevi", DİA, c. C29) Bu önsözlerden birinci, üçüncü ve dördüncü cildin başında bulunanlar Arapça, geri kalan üçü farsçadır. Mevlana müzesindeki 1278 tarihli asli nüshada, Ankarevi'yi esas alan A.Avni Konuk şerhinde ve İran'da basılan Nicholson metinlerinde durum aynı şekildedir.

Mevlana ilk cildin önsüzünde Mesnevi'yi Kur'an-ı Kerim'e benzetir ve onu çeşitli Kur'an sıfatlarıyla tavsif eder. Bayındır ve bazı Mesnevi tenkitçileri bunu Mesneviyle Kur'an arasında lafzi boyutta bir müstereklik kurulduğu şeklinde değerlendiriyor olmalılar. Durum böyle değildir. Kur'an da Mesnevi de aynı kaynaktan gelen mutlak manayı açıklar. Mevlana Mesnevi'yi ,Kur'an'ın bâtın manalarını ortaya çıkaran ondaki sembol ve işaretleri açıklayan bir kitap olarak tarif eder.

SEMÂ'DAKİ SEMBOLİZM

Sayın Bayındır  her iki programda, semâ sırasında semâzenin hareketlerini istihfaf eder biçimde: "Hak'tan alıp halka veriyormuş. Bu ne had bilmezliktir! Sen kim oluyorsun da Hak'la halk arasında aracılık ediyorsun? Böylece kendini üstün, halkı aşağı görüyorsun" diye adeta esti gürledi. Bir bardak suda fırtına çıkarmak istedi.

Sema asırlar içinden süzülüp gelerek Mevlevilik'te en zarif ve en estetik görünüme kavuşmuş bir zikir şeklidir. Bayındır'ın semazene yönelttiği "Sen kim oluyorsun?" sorusunu tamamen temelsiz bırakan bir arka plana sahiptir. Hareketlere ve kıyafetlere yüklenen mana bunu açıkça gösterir.

Mevlevi kültürüne ve semazenin inancına göre: Semazenin başındaki sikke mezar taşı, giydiği tennure kefeni, sırtındaki hırka kabridir. Yani bu haliyle o, Bayındır'ın vehmettiği gibi bir iddia sahibi olmaktan  uzaktır. Aksine o, bu kıyafetle "ölmeden evvel ölmek" denen olgunlaşma yoluna talip olmuş demektir.

Alaycı bir üslupla eleştirilen hareketin sembolik anlamı ise şöyledir:

Semâ' ederken semâzenin sağ eli duâ durumunda, rahmete açılmış, gelen rahmet de sol el ile halka saçılmıştır. Bu “Hiçbir şeyi kendimize mal etmeyiz. Hak'tan alır halka veririz. Biz sâdece görünüşte var olan, bir vâsıtadan, bir sûretten başka bir şey değiliz.” demektir. Yine  bu, “Göğe ağarız, yere yağarız, biz âleme rahmetiz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed (SAV)'de yok oluruz, onun mübârek ayakları altında toz oluruz.” demektir.

Bayındır bu tür beyanlarıyla Mevlevi semaının tevhide aykırı olduğu iddiasındadır. Y. N. Öztürk ise teravih namazını dini musiki ile zenginleştirmeyi ve Mevlid okumayı aynı şekilde tevhid inancına aykırı görmektedir. Zihî gaflet!.

Tevhid Allah'ı birlemektir, dinin özüdür. Musiki baştan sona tevhid düşüncesinin eseridir. Seslerdeki uyum ve birlikle tevhidi yaşatır. Tasavvufun yegâne amacı tevhidi gerçekleştirmektir. Bunu da lafla değil, hal edinerek, içselleştirerek yaşamayı hedefler Tevhidde de gaye tevhidin hakikatine ermektir. Kul bu gayeye ibadet ve amelleri, farz ve nafileleri  ve bütün ahlâki davranışlarını Hak için yapmak yapma suretiyle ulaşır. Gerçekten bunları yapabilmek ise kişinin kendisi dahil bütün varlığı yok bilmesi, yok sayması, ona göre davranması, ona göre düşünmesi ve ona göre yaşamasıyla mümkündür.

 

 

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

medeci42@yahoo.com
 

 

Bookmark and Share

Bu yazı toplam 5916 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI