Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Adnan Karaismailoğlu
SELÇUKLU DÖNEMİ ŞİİRİ VE MEVLÂNA’NIN ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ
13 Ağustos 2008 Çarşamba

“Türk Kültürü, Edebiyatı ve Sanatında Mevlâna ve Mevlevîlik” Sempozyumu

 

SELÇUKLU DÖNEMİ ŞİİRİ VE MEVLÂNA"NIN ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ

Adnan KARAİSMAİLOĞLU

ÖZET

Mevlâna"nın şiiri ve şairlik yönü özellikle edebiyat ve sanat açısından değerlendir-meler yapıldığında hatıra gelmektedir. Ancak Mevlâna"nın şair kimliği, belki de çoğu zaman özellikle Türkiye"de göz ardı edilse de onun söze ve sözcüklere kazandırdığı anlamlar açısından önemlidir. Sözcüklerin yeni anlamlar kazanması ve anlatımın somuttan soyuta doğru uzanması doğudaki şiir geleneğinde belirli gelişmelerin sonucudur.

Selçuklular zamanında Farsça şiirde ortaya çıkan üslup farklılaşması ve konu tercihleri, “Irak Üslubu” veya “Selçuklu Üslubu” adı altında açıklanmaktadır. Bu dönemde aynı zamanda şair kimliğinde de farklılaşmalar olmuştur. Klasik saray şairi kimliği dışına çıkan başta Mevlâna gibi şahsiyetler, şiirin yönünü etkilemişlerdir.

Artık tartışmalar her iki şair kimliğinin varlığından daha çok şairin nasıl davranıp davranmaması gerektiği noktasına varmıştır. Mevlâna ve sadıkoğlu Sultan Veled, mananın üstünlüğünü ve maddenin değersizliğini bu noktada da savunmuş, “Saray Şairi” kimliğini yermiştir. Eski sözcüklerle, yeni ve farklı anlamlar oluşturulmasının yolu İmam-ı Gazzâlî ve Mevlâna tarafından onaylanıp pekiştirilmiştir.

Mevlâna edebî gelenekten ciddi bir şekilde yararlanmıştır. Eserleri üzerinde bilimsel araştırmalar yapan bilim adamları onun kendinden önceki şairlerin Arapça ve Farsça şiirlerini çokça okuyup özümsediğini ifade etmektedir. Mevlâna"nın şiiri Farsça şiirin genel üslup özelliklerinin yanında kendine ait özellikler de taşımaktadır.

Anahtar Kelimeler: Mevlâna, şiir, üslup

 

POEM OF SELJUKS TERM AND FEATURES OF MEVLANA"S POEM

ABSTRACT

The poems and poetic talent of Rumi is recalled particularly, when literature and art is being reviewed. But the poetic entity of Rumi; though perhaps often neglected notably in Turkey, is especially important for its contribution to meaning of the expression and the word. Acquisition of new meanings of words and the extension of expression from concrete to abstract is a result of a precise progression in the Eastern poetic tradition.

The differentiation in style and topic preference in Persian poetry in Seljuk era are named as “Iraqi Style” and “Seljuk Style”. In this era, there had been changes in the characteristics of poets. People like Rumi apart from classical imperial poet identity had shaped the direction of the poetry.

At this point, discussion is engaged not upon the two different entities of poetic identity, but on how the poet should behave or not. Rumi and his devoted son Sultan Valad, advocates the superiority of meaning and the worthlessness of matter at this point, too and criticizes the “Imperial Poet” nature. The way in which new and different meanings are created from old words is approved and reinforced by Rumi and Imam-i Gazzâlî.

Rumi greatly benefits from literary tradition. Researchers; who makes scientific studies on his works, states that he read a lot and assimilate the Arabic and Persian poems before him. The poem of Rumi carries features of the general Persian poetry style and also some personal features as well.

Key Words: Rumi, poetry, poetry style

 

Mevlâna"nın şiiri ve şairlik yönü özellikle edebiyat ve sanat açısından değerlendirmeler yapıldığında hatıra gelmektedir. Ancak Mevlâna"nın şair kimliği belki çoğu zaman, özellikle Türkiye"de göz ardı edilse de onun söze ve sözcüklere kazandırdığı anlamlar açısından önemlidir. Sözcüklerin yeni anlamlar kazanması ve anlatımın somuttan soyuta doğru uzanması doğudaki şiir geleneğinde belirli gelişmelerin sonucudur. Mevlâna bu gelişmenin önemli şahsiyetlerindendir.

Gerçekte bu gelişmeler sadece Farsça şiirle ilgili değildir. Doğudaki edebî geleneği daha üst bir çerçeveden ele almak zorunludur. Bir yandan Arapça, Farsça ve Türkçe yazılan şiirlerdeki gelişmeler, diğer yandan XI, XII. asırlara kadar şairlerin siyasi güç merkezlerinin etrafında birikmesi sebebiyle devletlerin ve sarayların tercihleri dikkate alınmalıdır. Mevlâna"ya kadar uzanan süreçte Farsça şiir açısından bakıldığında İslâmiyetten sonra IX ila XI. asırlardaki şiir dış dünyaya ve zevklerine bağımlı, saray merkezli bir özellik taşımaktaydı. Bu ilk döneme ait şiirin özellikleri Türkistan Üslubu adıyla isimlendirilmiştir.1 Sonraları daha çok Horasan Üslubu adıyla anılan bu üslubun örneklerinin Batı Türkistan ve Horasan bölgelerinde ortaya çıkmış olması, bu isimlendirmeye neden olmuştur. Horasan bölgesi bilindiği gibi Mevlâna ailesinin kültür kaynağıdır.

XI. asırda Gazneli ve Selçuklu devletlerinin etkinliği altındaki bu coğrafyada Farsça şiirde önemli gelişmeler olmuştur. Asrın ilk yarısında Firdevsî eserleriyle bir anlamda Şuûbî geleneği temsil ederken, Gazneli ve Selçuklu saray şairleri Türk sultanlarının çevresinde farklı bir tavra sahiptiler. Hatta bazılarınca Firdevsî ayıplanmakta ve dışlanmaktaydı. Şairler aynı edebî üslup içerisinde birbirine benzer, doğal bir anlatımla bezm/eğlence meclisi ve rezm/savaş şiirleri söylerken kültür ve kimlik açısından farklı özellikler taşımışlardır. Her nedense öncelikle batı kaynaklı ve E.J.W. Gibb"le (ö. 1901) başlayan edebiyat tarihi değerlendirmelerinde bu dönemin bütünüyle İran şiirinin millî destânî safhası görülmesi en azından yanıltıcıdır, hatalıdır.2

XI. asrın ikinci yarısında Selçuklu devletinin tercihleriyle dinî bilimlerin ve hissiyatın toplumda yaygınlaşması şiirde önemli gelişmelere neden olmuştur. Horasan bölgesinin siyasî olarak İran"ın güneyine ve Irak"a uzanması da şiirde fikrî derinliğe, anlam ve mazmun zenginliğine imkân sağlamıştır. Bu dönem şiirinin özelliklerinin Selçuklu üslubu veya Irak üslubu isimlendirmesi altında açıklanması bu nedenledir.

Ünlü bilgin Gazzâlî"nin İhyâu ulûmi"d-dîn ve Kimyâ-yı sa"âdet adlı eserlerinde aşk ve şarap şiirlerinin yeni anlamlarına dikkat çekerek düşüncelerini açıklaması bu gelişmenin çok açık delilidir.3 Onun bu açıklamaları o dönemde şiirin önünde engel oluşturabilecek bazı endişeleri bertaraf etmiştir. Mevlâna siyasî gelenek açısından Gazneli ve Selçuklu"yu, dinî gelenek açısından ise Gazzâlî"yi önde tutan bir bakışa sahiptir. Bu iki noktayı, Mevlâna"nın Mesnevî"sindeki ve diğer eserlerindeki muhtevayla tatmin edici şekilde delillendirmek, izah etmek mümkündür.

Genel isimlendirmeyle Doğu şiiri Büyük Selçuklular (429–590/1038-1194) döneminde, büyük bir ana fikir değişimine ve gelişmeye sahne olmuştur. Bu Arapça, Farsça ve Türkçe şiir için aynı derecede etkin olan bir değişim ve gelişme dönemidir. Şiirde üslup farklılığı gerçekleşmiş, düşünce ve hayal öne çıkmış, maddî hislerin, beşerî zevklerin ve dış dünyaya yönelik gözlemlerin yerini manevî hisler ve iç dünya zevkleri almaya başlamıştır. Diğer taraftan nazım şekilleri çeşitlenmiş ve özellikle Fars ve Türk şiirinde bağımsız gazel daha çok alaka görmüştür. Şiirde dinî, ahlâkî ve tasavvufî diye nitelendirilen bir bakış ve algılayış, diğer bir ifadeyle dinî hissiyat öne çıkmıştır4.

Selçuklu sultan ve idarecilerinin ilim adamlarıyla sufîlere gösterdiği alaka ve himaye bu gelişmelerde önemli bir yere sahiptir. Daha önce Arapça şiirde ve kısmen Farsça şiirde bazen çok ölçüsüzce mevcut olan maddî zevkleri terennüm etme alışkanlığının azalmasında Mâverâünnehir ve Horasan"dan daha aşağıdaki İslâm dünyasına egemen olan başta Türk asıllı Sünnî ve çoğunlukla Hanefî unsurların varlığı önemlidir. Gazneliler döneminde de saray şairleri Sultan Mahmud"u ve oğullarını överken din ve adalet adına mücadeleden söz etmekteydiler. Şiirin konuları arasında yerini almaya başlayan ve şiirde yeni sayılabilecek dinî ve insanî değerler şairler için ana tema olma yönünde ağırlık kazanmıştır.

Bu hulasadan sonra diyebiliriz ki, genelde Müslüman toplumun hissiyatına ve sanat zevkine, bazen de özel tasavvufî düşünceye yer veren şiir anlayışı, genel olarak bütün İslâm dünyasında Selçuklular döneminde yaygınlaşmıştır. Anadolu"daki XIV. asra ve öncesine ait Türkçe şiirlerin genelde aynı özellikte olmasının sebebi de bu gelişmeler sonucudur. Günümüz Arap ve Fars edebiyat tarihçileri de söz konusu asırlarla ilgili benzer tespitlerde bulunmaktadır.

Bundan dolayı Selçuklular dönemine kadar Arapça şiirde yoğunlukla, Farsça şiirde kısmen yaygın örnekleri bulunan başlıca şarap, kadın ve müstehcenlik olmak üzere maddî zevkler üzerine söylenen şiirler, bundan sonra ancak nadir örnekler olarak görülür ve gerek Türkçe ve gerekse Farsça şiirde önemsiz bir yer tutar. Aynı şekilde siyasî muhteva taşıyan ve Şiilik davasında bulunan şiir de artık bu mevkie düşmüştür. Böylece özetle Câhilîye döneminde ferdî duyguları ve kabile hissiyatını dile getiren; Emevîler"de genel Arap siyasetine ve parti siyasetine yönelen ve Abbâsîler devrinde ise, topluma ve toplumdaki maddî zevklere yönelmiş olan şiir5 V./XI. asır civarında her toplum kesiminde; medrese ve tekkede; devlet adamları, alimler ve sûfîler arasında genel olarak ortak değer ve anlayışları yansıtan bir hüviyete bürünmeye başlamıştır.

Latîfî"nin Tezkiretü"ş-Şu"arâ"sında Hazret-i Konevî lakabıyla ilk sırada yer verdiği ve Anadolu şairlerinin önderi diye andığı Mevlâna6, Farsça şiirdeki ilk büyük mutasavvıf şair Senâî"nin (ö. 525/1131) ve ünlü Attâr"ın (ö. 618/1221) açtığı çizgide ilerleyerek bu yolun en güçlü siması olmuştur. Mevlâna"nın bulunduğu noktada artık şiir Doğu"da insanî ve ilahî aşkı merkez edinmiştir. Saraylarda Emîrü"ş-şu"ârâ unvanıyla yer alan, maiyetinde başka şairler bulunan makam sahibi bir şair artık pek görülmez olur. Bu nedenle daha sonraları, özellikle Osmanlı döneminde zaman zaman devlet büyüklerinin ikram ve bağışlarına mazhar olan şairleri, saray şairi olarak vasıflandırmak galiba yanlıştır. Zira belirli anlardaki bu iltifatlardan başkaları da yararlanmaktaydı. Mesela II. Bâyezîd devrine ait, Muharrem 909 – Zilhicce 917 tarihlerini içeren Defter-i Müsveddât-ı İn"âmât ve Tasaddukât ve Teşrîfât ve Gayrihî"nde devlet adamlarına, yabancı devletlerin elçilerine, saray mensuplarına, ulemâya ve meşâyihe, sanatkârlara ve şairlere, devlet teşkilatının çeşitli kademelerinde bulunan vazifelilere verilen in"âm ve ihsanlar tespit edilmiştir.7

Tek geçim kaynağı şiir olan methiyeci şairi, Mevlâna ve oğlu Sultan Veled yermiştir. Onların şiirinde bu özellikteki şair ve şiir aleyhine ifadeler8 ciddî yer tutar.   Onlara göre olumlu şair kimliği, ârif ve âşık şair kimliğidir. Bu kimliği önde tutan anlayışla artık Anadolu"da şiir sultan, bilgin, sufî, müderris, kadı ve benzeri bütün çevrelerce meşgul olunan bir alan hâline geldi.

Bu noktada konumuz gereği Mevlâna"nın şiirinin özelliklerine değinmek yerinde olacaktır. Mevlâna edebî gelenekten ciddi bir şekilde yararlanmıştır. Eserleri üzerinde bilimsel araştırmalar yapan bilim adamları onun kendinden önceki şairlerin Arapça ve Farsça şiirlerini çokça okuyup özümsediğini ifade etmektedir. Onun bu yönünden söz edilirken Arap edebiyatından Mütenebbî, Adî b. Rukâ", Ebû Nuvâs, Lebîd b. Rabî"a"nın, İran edebiyatından ise Senâî ve Attâr başta olmak üzere Kisâî, Rudekî, Firdevsî, Nizâmî, Hâkânî, Mucîruddîn-i Beylekânî, Vatvat, Edîb Sâbir, Fâhr-i Gurgânî gibi şairlerin adları zikredilir. 9

Mevlâna"nın şiirinin özellikleri üzerinde durulduğunda Horasan ve Irak üslupları anılmaktadır. Onun şiirinin Horasan üslubu veya Türkistan tarzı diye bilinen Moğol öncesi Horasan ve Mâverâünnehir şairlerinin üslubunun özelliklerini taşıdığı belirtilmekte10, ilave olarak yaşadığı asır ve yetiştiği çevre zaten bunu gerektirir denmektedir.11 Gölpınarlı başka bir açıdan yaklaşarak Horasan bölgesiyle bağlantı kurmaktadır. “Mevlâna"nın Farsçası, tamamıyla halk dilidir, hatta halk dilinin bütün tabirlerini, bütün hususiyetlerini taşımaktadır” demekte ve bir dostunun şahadetiyle bugün Afganistan"da halk arasında aynı dilin konuşulduğuna işaret etmektedir.12 Mevlâna"nın Türkçesi için de aynı kanaatler bulunmaktadır. Şu ifadeler Zeynep Korkmaz"a aittir: “Fakat bugün aynı özellikleri Horasan Türkçesinde de gördüğümüz ve Mevlâna"nın dili ile Horasan Türkçesi arasında bir paralellik ve tıpkılık olduğu için, Mevlâna"nın kullandığı dil, Oğuzca"nın Doğu Selçukçaya bağlı Horasan Türkçesini temsil etmektedir”13

Ancak kelime ve cümle yapıları itibariyle Horasan üslubunun özellikleri Mevlâna"nın şiirinde öne çıksa da bazı dil özellikleriyle muhteva ve anlam zenginliği itibarıyla Irak üslubuyla buluştuğu noktalar bulunmaktadır.14 Bu nedenle onun şiirinin önemli özellikleri bu üsluplar arasında Irak üslubuyla açıklanabilmektedir.15

Şiirin anlam yönüne önem verildiğinde bu tespit kaçınılmaz görülmektedir. Kelimelerin yeni anlamlar kazanması, teşbih ve mecazların farklılaşması, gönüldeki duyuşların öne çıkması şiire kalıcılık kazandırmıştır. Daha önce maddî ve cismî özellikler taşıyan şiirdeki haz, sevgi ve aşk artık hayale yönelmiştir; içerdiği sözcükler ve cümle açısından sade, ancak anlam açısından derinlik taşıyan Mevlâna"nın şu rubaisinde olduğu gibi:

Bizim sarhoşluğumuz için şaraba veya meclisimiz için çeng ve rebabın neşesine ihtiyaç yoktur.

Sâkîsiz, güzelsiz, mutrip ve meysiz harap sarhoşlar gibi perişan ve sarhoşuz16

Horasan üslubunun temel özelliklerinden biri, dildeki sadeliğin yanı sıra Farsçada karşılığı bulunulmayan ilmî ve dinî terimlerin dışında Arapça kelimelerin kullanılmamasıdır. Bilindiği gibi Mevlâna Farsça şiirlerinin arasında çok sayıda Arapça beyte yer verirken, ayrıca Arapça kelimeleri de yer yer çokça kullanmaktadır:

Açıklamaya lâyık olan kişiye taş ve kerpiç konuşur, etkili bir şekilde açıklar.17

VII/XIII. asırdaki Farsça şiirin özelliklerinden biri de Türkçe kelimelerin şiirde kullanılmasıdır. Bu özelliğe sahip şairlerden biri de aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi Mevlâna"dır:18

Biri, Türk"tü ve “Bu, benim; ben ineb istemiyorum, üzüm istiyorum” dedi.19

Şiirdeki dinî bilgiler, alıntılar ve ilmî birikimler, Irak üslubunun özelliklerindendir. Mevlâna"nın şiirinin bunun en güzel örneklerinden olduğu ise aşikârdır. Sadece Mesnevî"sine aktardığı ayet, hadis, atasözü ve deyimler binlercedir.20

Mevlâna"nın şiiri genel üslup özelliklerinin yanında kendine ait özellikler de taşımaktadır. Mevlâna"nın şairlik amacıyla şiir söylemediği, şiirine özen gösterip onu süslemediği, vezin ve kafiyeye takılıp kalmadığı araştırmacılarca hep söylenegelmiştir. Mevlâna kendi ifadesiyle filozof da değildir, şair de. Felsefecileri eleştirmekte, bakış tarzlarının temelsiz olduğunu açıklamaktadır.

O, edebî geleneği de pek önemsememiştir, kullanılmayan sözcük ve tabirler onun şiirinde yer bulmuştur. Şiirin, kafiyenin ve veznin kayıtlarından rahatsızdır, bu durumu birçok yerde dile getirmektedir. Ancak Mevlâna"nın şiirinde mükemmeliyetin yanında musikînin izleri de açıkça mevcuttur. Araştırmacılar onun aruz veznini kullanmadaki çeşitliliğine işaret etmişlerdir. A. Gölpınarlı, galiba Divan-ı Kebîr"deki bölüm/bahir başlıklarını dikkate alarak 21 bahir (vezin)21 kullandığını belirtirken, Şemîsâ 48 kadar22, F. Thisen ise bir hece vezniyle birlikte 55 vezin kullanmış olduğunu kaydetmektedir.23

Mevlâna özel bir edebî üslup sahibidir denebilir. Onun şiiri tanımlanırken müphemiyetle birlikte sade, sisli gibi ama parlak olduğu, kelime seçiminde kayıtsız, mantıksal düzen ve tertibe, usul ve kaidelere kayıtsız kalıp günlük hayata ve halkın diline yer verdiği belirtilmektedir.24 Bu nedenle az da olsa bazılarınca anlaşılamamış, hatta eleştirilmiştir. M. Fuad Köprülü bu nedenle Mesnevî için, “Lisan ve nazım bakımından çok bozuk ve kusurlu olan bu eser, tertip bakımından da çok muâhezeye elverişlidir”25 diyen nadir kişilerdendir. Ancak bütün bunlara rağmen ve bunlarla birlikte onun şiiri, aşkla, coşkunlukla, şiiriyetle, fikirle, hikmet ve irfanla iç içe benzersiz bir şiirdir.26 Şairliğinin benzersiz olduğunu, hatta onda Hafız"ın rintliğinden üstün bir rintlik, Sa"dî"den çok geniş, sınırsız bir hikmet ve insanî görüş olduğunu söylemek mümkündür.27

Mevlâna"nın şiir dünyasına ve hissiyatına açık delil olan şiirleriyle hayatın güçlüklerine çözüm olan düşünceleri, asırlar boyu insanlığın dikkatini çekmektedir. Dolayısıyla hiç şüphesiz benzersiz bir şair ve yol gösterici bir düşünürdür.


 

*Prof. Dr., Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı.

1 Muhammed Ca'fer-i Mahcûb, Sebk-i Horâsânî der-şi'r-i Fârsî, Tahran, 1345ş. , s. 35; M. Mîr Sâdikî, Vâjenâme-i huner-i şâ"irî, Tahran, 1994, s. 129.

2 E, J. W. Gibb, Osmanlı Şiiri Tarihi, trc. Halide Edib başkanlığında heyet, Cilt I, Kitap 1, İstanbul, 1943, s. 13; Eleştirisi için bkz. Adnan Karaismailoğlu, İslâmiyet Sonrasında İlk Farsça Şiirlerde Türkler, Türkler, Cilt 5, Ankara, 2002, s. 903-913.

3 Adnan Karaismailoğlu, Gazâlî ve Bâkî"ye Göre Aşk Beyitleri, Klâsik Dönem Türk Şiiri İncelemeleri, Ankara, 2001, s. 99-108.

4 Ömer Ferruh, Târîhu"l-edebi"l-Arabî, III, 149; Z. Safâ, Târîh-i edebîyât, II, 337, 356–357.

5 Hannâ el-Fâhûrî, El-Mûcez fi'l-edebi'l-Arabî ve târîhihi, I-IV, Beyrut, 1991, II, 272.

6 Latîfî, Tezkiretü"ş-Şu"arâ ve Tabsıratü"n-nuzamâ (İnceleme-Metin), Hazırlayan Rıdvan Canım, Ankara, 2000, s. 110, 81.

7 İsmail Erünsal, II. Bâyezid Devrine Ait Bir İn"âmât Defteri, Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı X-XI, 1979-1980, s.303-342, s. 303.

8 Bkz. Sultan Veled, İbtidâ-nâme, trc. Abdülbâki Gölpınarlı, Ankara, 1976, s. 65-67.

9 Abdulhuseyn-i Zerrînkûb, Sirr-i Ney, I, 235–258; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 255–256; Ürün, Ahmet Kazım, Mesnevî"de Arap Edebiyatının Bazı Simaları, Hz. Mevlâna ve Ailesinin Konya"ya Gelişlerinin 771. Yıldönümü, 1999, Mevlâna Panellerinde Sunulan Bildiriler -I-, 2000, s. 69–76.

10 Zebîhullâh-i Safâ, Târîh-i edebîyât der-Îrân, I-V, Tahran, 1347-1370ş., III, 470.

11 Abdulhuseyn-i Zerrînkûb, Sirr-i Ney, I-II, Tahran, 1372, I, 257–258.

12 Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, İstanbul, 1985, s. 259; Divân, Çev. A. Gölpınarlı, İstanbul, 1974 (I. Cilt), Sunuş s. 6.

13 Zeynep Korkmaz Eski Türk Yazı Dilinde Yeni Yazı Dillerine Geçiş Devri, s. 58; vd. s. 55– 64.

14 Sîrûs-i Şemîsâ, Sebkşinâsî-i Şi"r, Tahran, 1374 hş., s. 229.

15 Ferheng-i edebî-i Fârsî (Dânişnâme-i edeb-i Fârsî), editör Hasan-i Enûşe, Tahran, 1381, II, 794 (Sebk-i İrâkî).

16 B. Furûzânfer, Külliyât-ı Şems yâ Dîvân-i Kebîr, ilk baskı I-VII, Tahran, 1336- l345 hş./1957–1966; VIII. cilt Rubâ"iyât, 1342hş/1963; IX, X. ciltler Fehâris, 1346hş/1967, VIII, 15.

17 Mevlâna, Mesnevî, çev. Adnan Karaismailoğlu, Ankara, 2004, 3/3202.

18 M. Mîr Sâdikî, Vâjenâme-i huner-i şâ"irî, s. 160; Yaltkaya, M. Şerefettin, Mevlâna"da Türkçe Kelimeler ve Türkçe Şiirler, İstanbul: Burhaneddin Mtb., 1934.

19 Mevlâna, Mesnevî, 2/3669.

20 Dergâhî, Mahmûd, Âyât-i Mesnevî, Tahran: Emîr-i Kebîr, 1370hş./1991; 2. Baskı, Tahran, 1377hş.; Furûzânfer, Bedî"uzzamân, Ehâdîs ve Kasas-i Mesnevî, tekrar düzenleyen: Huseyn-i Dâvûdî, Tahran, 1381hş.

21 Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlâna Celâleddin, s. 269.

22 Sîrûs-i Şemîsâ, Sebkşinâsî-i Şi"r, s. 227.

23 Finn Thiesen, a Manual of Classical Persian Prosody, Otto Harrassowitz-Wiesbaden, 1982, Appendix Three: the Arrangement of Movlavî"s divan foll. P. 274.

24 Abdülhuseyn-i Zerrînkûb, Bâ kârvân-i hulle, Tahran, 1347hş. (4. baskı 2536 Hurşîdî), s. 200.

25 Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1976, s. 227.

26 Abdülhuseyn-i Zerrînkûb, Bâ kârvân-i hulle, s. 196.

27 Divân, Çev. A. Gölpınarlı, (I. Cilt), Sunuş s. 8.

 

 

Bu yazı toplam 9522 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI