Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Necip Fazıl Duru
DEVRAN: BİR ÇELEBİ KIZININ YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ
09 Ağustos 2010 Pazartesi

 

DEVRAN: BİR ÇELEBİ KIZININ YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ

 

Özet

Sıtkı Pamirtan, Ulaştırma Bakanlığı'nın 1947 yılında, Atina, Beyrut ve Şam'a düzenlediği ilk uçak seferine, bakanlığın davetlisi olarak, gazeteci sıfatıyla katılır. Beyrut'ta bir gazinoda, Feride el-Murtaza adlı bir hanımla tanışır. Feride Hanım, hayatının bir gazeteci için ilgi çekici olabileceğini düşünerek, Pamirtan'a kendisine ait notların da yer aldığı, birkaç defter verir. Feride Hanım, babası Murtaza Çelebi'nin şeyhliğini yürüttüğü Manisa Mevlevihanesi'nde doğar. Mevlevihanedeki hayatı içinden tanıma fırsatı bulan Feride, Pamirtan'a Mevlevilikle ilgili önemli bilgiler aktarır. Babasını yitirdikten sonra hayatının en ıztıraplı günlerini yaşayan Feride, kaderin bir cilvesi olarak Beyrut Elkolarado gazinosunda çalışmaya başlar. Pamirtan'ın üç bölümden oluşan Devran adlı eserinde, Feride el-Murtaza'nın öyküsü de yer almaktadır.

 

Anahtar Kelimeler: Manisa Mevlevihanesi, Murtaza Çelebi, Feride el-Murtaza, Trablusşam Mevlevihanesi

 

DEVRAN:  A TRAGIC STORY OF  A ÇELEBİ'S DAUGHTER

 

Abstract

 

Sıtkı Pamirtan, as a journalist, took place in the  first flight trip to Athens, Beirut and Damascus organized by the Ministry of  Transportation in 1947. It was in that trip that he met a lady called Feride el-Murtaza in a casino in Beirut.. Considering that it would be valuable for a journalist, Mrs. Feride handed to Pamirtan a few notebooks including notes of her own. Mrs Feride was born in the Mewlevihane (Mewlevi Lodge) in Manisa where Mrs.Feride's father Murtaza Çelebi was a Mewlewi Sheik. Feride, who was quite close to daily life in the Mevlevi Lodge, gave Pamirtan precious  information related to Mevlevis. Following the death of her father,  it was  pity that Feride who had a difficult life started to work in the Elkolarado Casino in Beirut.

 

Key Words: Manisa Mevlevi Lodge, Murtaza Çelebi, Feride el-Murtaza, Trabluşam Mevlevi Lodge.

 

Kapağın en üstünde kitabın adı, Devran; iç kapakta (Beyrut-Şam-Bağdat) Güzeller Diyarında Devran olarak yer alıyor. İzmirli bir gazeteci olan Dr. S(ıtkı). Şükrü Pamirtan [1] kitabını “Hazreti Mevlânâ'nın aziz ruhuna ithaf” etmiş. İstanbul'da basılan kitaba, basım tarihi konulmamış. 226 sayfalık kitabın fiyatı, yüz kuruş.

Kapağının üzerinde, iki kare fotoğraf: Birisi Mehmed Atâullah Dede'nin en önde yer aldığı, Galata Mevlevihanesi dervişlerine ait; diğeri ise, yeşil fon üzerinde bir kadının, belki de Feride'nin, baş kısmının fotoğrafı.

Pamirtan, kitabının önsöz mahiyetindeki kısmına: “Ulaştırma Bakanlığı, komşu memleketlere uçak seferlerini açarken, Türk gazetecilerini de tetkik gezisine çağırdı. İzmirli bir gazeteci olarak (Atina, Berut, Şam, Bağdat) şehirlerini dolaşırken, komşu memleketlerin büyüklerini, elit insanlarını, gazetecilerini, politika adamlarını, artistlerini ve halk sınıflarını ziyaret ettik. Realite ile aktüalitenin birleştiği (Büyük Devran) içinde bu eser meydana geldi. Bunun için bir (Devran Güzeli) ile yazılarıma başladım.” (s. 3) cümleleri ile giriş yapar. Gezinin 1947 yılında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.

            Üç muharrir (Behçet Kemal Çağlar (1908- 1969), Nurettin Artam (1900 -1958) ve yazar ) Beyrut'a (kitapta Berut biçiminde kullanılmış) ayak bastıklarında, kızgın çöllerin çekilmeyen gündüzünün acısını, gecelerin ya lelli ve ya leylileri ile yankılanan eğlencelerinde çıkarmayı düşünürler. Meşhur Elkolorado gazinosunda kâm almaya giderler. “Deniz kenarında en kibar bir muhitte yapılmış betonarme bir transatlantik gemisini hatırlatan bir yerdir burası. Alt kısmında kışlık sinema ve tiyatrosu ile büyük gazino salonu…Üst katta vapur güvertesi şeklinde camlı büyük salon. Ortada iki baca…Ve bacalar içinde ne yaptıkları bilinmeyen bir gecelik sevdalılar!” (s. 6)

            Yazar devam eder: “Gece yarısına yirmi dakika kalmıştı. Birdenbire sahnedeki dekor değişti. Işıklar ve renkler başka şekil aldı. Cihanı refte refte saran bir ziya dalgası yükseldi. Ruhlara huzur ve sükûn veren bir Mevlevi peşrevi başladı.

            Ney sesleri içinde yukarı kalkan mey kadehlerinin selâmladığı güzel bir kadın gölgesi, yavaş yavaş ve döne döne sahneye geldi. Artık devran başladı. Yedi renkli tüllere bürünmüş güzel ve muhteşem bir kadın, ruhanî bir âyin içinde ortaya çıkarken, müthiş bir alkış tufanı yükseldi.

              Saatlerden beri keyif olmuş masalardan, bekledikleri sevgiliye kavuşmuş insanlar, sanki arafatta Hazreti Mevlâna'nın ruhunu selâmlıyorlarmış gibi:

            Allah ya Devran! Allah ya Fettâh! Dahilek! Aman ya Habibi! diyerek feryat ediyorlardı.” (s. 6)

            Bütün bu tezahüratın ve sevgi gösterilerinin muhatabı, herkesin sevgisini kazanmış Feride el-Murtaza, sahneye çıkıyordu. Beyrut'ta Mevlevi güzeli olarak alkışlanan bu artist, her biri bir şehvet rüzgârı gibi esen, diğer artistler arasında, halindeki azamet ve ihtişamla, mavi kubbedeki yıldızlarla birleşen, bir Mevleviler kâinatı yaratıyordu.” (s. 7)

            Feride'nin özgün raksının, ruhundaki aksini, Pamirtan: “Kadın şeklinde bir melek, Hazreti Mevlana'nın huzurunda, dalga dalga yükselen ney ve kudüm sesleriyle bu gece bize başka bir dekor ve her an değişen ilâhi bir huzur ve sükûn veriyordu.” (s. 7) cümleleriyle itiraf eder.

            Sabahın ilk saatlerine kadar devam eden eğlence, üç muharrirle Feride'yi aynı masada bir araya getirir. Muharrirlerin kendi aralarında Türkçe konuştuklarını duyunca, Feride ile onlar arasında şu muhavere geçer:

            - Siz Türk müsünüz?

            - Evet!

            - Ben de Türküm!

            …..

Feride konukların isimlerini öğrenince; Nurettin Artam'ı, radyodaki sohbetlerinden tanıdığını; kendisinin Manisa'da doğduğunu ve başından geçen hayat hâdiselerinin bir muharrir için iyi bir mevzu teşkil edeceğini belirtir. Öğle yemeğini birlikte yemek üzere muharrirleri Aliye'deki köşküne davet eder.

            Köşkte sohbetlerinin konusunu, dil, siyaset ve edebiyat oluşturur. Feride'nin iyi bir eğitim aldığı, ciddi bir tarih bilgisine ve şuuruna sahip olduğu, yaptığı yorumlardan da anlaşılmaktadır: “Osmanlı imparatorluğunu içinden yıkan (Makyavelizm) devam ediyor. İngilizler Arap memleketlerindeki petrol kaynaklarını ele geçirmek için bütün İslâm memleketlerini perişan ettiler. Her biri birkaç milyon insanın başına musallat edilen krallarla hükümet reisleri, yalnız kendi keyifleri ve zevkleri için etraflarına topladıkları ekâbirle saltanat sürüyorlar. Gerek Mısır'da, gerekse bütün Arap memleketlerinde sefalet içinde inleyen fakir halk, evvelce Türkler idaresinde bugünkünden daha rahat idiler. Beyrut'ta, Şam'da, Bağdat'ta, hatta bütün Suriye şehirlerinde gördüğümüz büyük binalarla medenî eserlerin hepsi, Türkler zamanında yapılmıştır. Fakat Arapları Türklere düşman yapan, sömürgeci İngiliz siyasetidir.” (s. 16)

            Pamirtan, başka bir gün Feride ile, St. George otelinin salonunda, bir öğle yemeğinde buluşur. Feride, İzmir ve Manisa'ya dair hatıralarını anlatır ve Pamirtan'a, neşretmesi için, gençlik hatıralarının yer aldığı, basıldığında 'Bu Kadın Ölsün Mü?' adını vermeyi düşündüğü defterini emanet etmek istediğini söyler. Yazar, Feride'nin kitabı için önerdiği bu adın yerine, Bir Mevlevi Güzelinin Hayatı veya Devran Güzeli'nin daha hoş ve manalı olacağını söyler.

            Pamirtan, “Mevlevi Güzelinin Hayatı” hakkında neşredilmemiş defterden, bazı notları okuyucusuyla paylaşır. Kitapta aktarılan notların anlatıcısının kim olduğu, yer yer okuyucuyu şüphede bırakmaktadır.

            Yazarın isteği üzerine Feride, Mevleviler ve dergâhları hakkında tafsilatlı bilgiler verir. Mevlevi dergâhlarını, Müslüman dininin edebî kolejlerine benzetir. Kendisini hem Fransız, hem de Mevlevi kolejinden yetişmiş bir Türk kızı olarak kabul eder.

            Çocukluğunda içinde büyüdüğü ve semâ öğrendiği dergâha bir dervişin nasıl kabul edildiğini; dervişlerin zamanının dergâhta nasıl geçtiğini; hangi hizmetlerin ne şekilde yapıldığını; mukabelenin icrâ biçimini; şeyhlerin ne suretle tayin edildiğini sırasıyla anlatır.

            Çocukluğu ve ailesi ile ilgili verdiği kısa ve tarihi belirtilmemiş bilgiler, okuyucuyu tatmin etmekten uzaktır. Özellikle, İzmir'den Beyrut'a geri dönüş öyküsünü, oğullarının bilmesini istemediğinden, perdeleyerek anlatır.

Feride, Manisa'da Türbe civarındaki evlerinde doğar. Babası Murtazâ Çelebi, Manisa Mevlevihanesi postnişinidir.[2] Kendisi aynı zamanda, Konya'daki Abdülvahid Çelebi (ö. 1907)'nin amcazadesi ve Hazret-i Mevlânâ'nın ahfadındandır. Çelebi, meyle arası hoş olduğu için, dergâhtaki müritleri tarafından Konya Mevlevihanesi'ne şikâyet edilmiş; bunun üzerine Konya'ya çağrılmış ve yerine Abdülhalim Çelebi (ö. 1925) tayin edilmiştir. Oniki yaşında iken İzmir'den ayrılmışlardır.

Abdülmurtazâ Çelebi, Halep, Şam, Beyrut dergâhlarında uzun yıllar, şeyhlik yapmıştır. Uzun boylu, yakışıklı, siyah sakallı, kara kaşlı ve güzel, nurani yüzlü bir âdemdir Çelebi.

Başında yeşil destarlı sikke-i şerifi; siyah softan, kolları geniş hırka-i şerifini giyinmiş; elinde gümüş kakmalı uzun tesbihi; bacağında elifi biçim bir pantolon; sırtında dik yakalı kapalı hâki bir yelek olduğu halde, şahane bir tavırla tahtında oturan babasının ellerini öperken duyduğu sevincin zevkini hâlâ unutamadığını söyler Feride.  

            Çelebi'nin azli ile ilgili, kaynaklarda bir kısmı Feride'nin anlattıklarıyla uyuşmayan, şu kısacık bilgiden başka bir şey yer almaz: “Manisa Mevlevihanesi, özellikle son zamanlarda Konya Mevlânâ Dergâhı'nda postnişin olacakların şeyhlik yaptıkları bir yerdir. 1884 -1887 yılları arasında Abdülvâhid Çelebi dergâh postnişini olmuştur. Daha sonra Manisa'da yine Konya çelebilerinden Abdülhalim Çelebi ve Murtazâ Çelebi postnişin olarak görev yapmışlardır. Ancak Murtazâ Çelebi, başarısız yönetimi sebebiyle Konya çelebiliği tarafından görevinden azledilir ve yerine Celâleddin Çelebi tayin edilir[3]

            Hakkında çok fazla bir şey bilmediğimiz Manisa Mevlevihanesi'nin mukabele günlerinin cuma olduğunu; son dönemlerinde Çelebiler konağının askeri idare tarafından işgal edildiğini Feride'nin hatıralarından öğreniriz.

            Çelebi'nin kesin olarak bilinmeyen bir tarihte, Halep ve Şam'dan sonra, bir zaviye konumunda olan, Lübnan (Beyrut, Trablusşam) Mevlevihanesi'ne tayin edildiği anlaşılmaktadır. Feride, Beyrut'ta Fransız kız kolejinde tahsilini tamamlar. Lübnan, 1920 -1943 yılları arasında Fransız mandası altındadır.

Babası Murtazâ Çelebi, Mevlevihanede ibadet ederken füc'eten ölür.[4] İki ay sonra da annesinin hastalanmasıyla, Beyrut'taki emlâklerini satarak; Fener yolunda kiraladıkları bir köşke yerleşmek üzere İstanbul'a hicret ederler. Genç ve tecrübesiz Feride, duygularının insiyakıyla; annesinin hiç de gözünün tutmadığı, gönülsüzce evet dediği, Burhan isimli bir tüccarla 1944 yılında evlenir. 1945 yılında eşiyle birlikte yerleştikleri İzmir'de bir oğlu dünyaya gelir. Kumar düşkünü, sarhoş eşinin gerçek yüzü ortaya çıkmaya başlamıştır. Henüz ilk çocuğu üç aylıkken, Feride, hayattaki tek sığınağı annesini kaybeder. Maçka'daki mezarlığa sırlarlar merhumeyi. Tekrar döndüğü İzmir'de, Feride'nin hayatının en ıstıraplı ve sıkıntılı günleri başlar. Bu felaketlerin ortasına ikinci oğlunu da doğurur. Sürdürmenin artık mümkün olmadığı bu evlilik, 1947'de son bulur. Feride, çocuklarını babalarına bırakarak; yanında, Şam, Beyrut, Halep Mevlevihanelerinde ömrünü tamamlamış, Kırımlı bir dervişin eşi olan, dadısı Servinaz kalfa ile birlikte, küçük bir eve yerleşir.

Beyrut Fransız kolejinde eğitim görmüş, bir Çelebi kızının düştüğü sefaleti ve kaldığı kiralık evin perişan halini, o günlerde ziyaretine gelen Doktor Muhtar Bey [5] şöyle tasvir eder: “Sıvaları dökülen tek pencereli küçük bir odanın içindeyim. Pencere önünde iki duvar arasına sıkıştırılmış tahta bir kerevet üstünde perişan bir yatak. Başı ucunda divan vazifesini gören küçük bir sandıkla, iki sandalye…

Meryem ana kandili için yapılmış dört ayaklı dar bir masa, üstünde duvara yaslanmış eski bir ayna, önünde revey saati, pudra kutuları, rujlar, kolonya şişeleri, el çantası, sigara tablası, ağzına su bardağı geçirilmiş yuvarlak bir sürahi..Yerde bir bakır mangal ile Eşme kilimi vardı. Masanın altında üst üste yığılmış mecmualar, romanlar ve kitaplar…İşte zavallı Feride'nin içine sığındığı kiralık evin eşyası bundan ibaretti. Yemeğini bu odada yiyor, burada uyuyor. Ölmeden ölmüş bir kadın gibi duvarlarından toprakları dökülen bir odanın mahkûmu olarak çile dolduruyordu.” (s. 57-58)

Bu çilenin sonucunda, ciğerlerinden ciddi biçimde hasta olur. Muhtar Bey'in ilgisi ve tedavisiyle şifa bulur ve İzmir'den İstanbul'a döner.

Feride, önceden tanıştığı, Mısırlı Prenses Fatma'nın yardımıyla, Lübnanlı yaşlı ve zengin bir kişiyle evlenmek için Beyrut'a gelir. Sıkıntılı hayatından kurtulabilmenin belki de tek yoludur bu şahısla evlilik yapmak. Evlendikten altı ay sonra kocası ölür.

Mevlevi rakslarındaki muvaffakiyetini haber alan Elkolorado müdürü, gazinosunda, semâyı andıran özgün raksını sergilemesi için Feride'ye iş teklifinde bulunur. Başlangıçta bazı Mevlevi şeyhleriyle, dergâh mensupları Feride'nin bu raksını protesto ederler. Feride bu danslarıyla Mevleviliğe hizmet ettiğini düşünmektedir: “Halbuki bu rakslarım, bilhassa Avrupalıları çok memnun etmektedir. Dinî ve ilahî bir azamet ve ihtişam içinde ruhları okşıyan, ve hıristiyanların bile vicdanlarını teshir eden ince bir musiki ahengi ile Mevleviler âlemine çok hizmet ettiğimi onlar da takdir ettiler. Ben Elkolorado'daki rakslarımda ney ve kudüm sesleriyle, dünyayı refte refte saran bir ziya içinde medenî ve laik müritlerimizin çoğalmasına hizmet ediyorum. Çünkü Mevlevi tarikati, ham softaların tarikati değildir. Bizim dergâhlar, ruhları, vicdanları ince, zarif ve kibar insanların yeridir. Hattâ mukaddes bir musiki ahengi içinde Mevlevi danslarını seyretmeğe gelenleri yaklaştırmak için kurulmuştur.” (s. 64)       

            Feride, çaresizlikle sarıldığı işini savunurken, belki de vicdanının sızısını bir parça olsun dindirmek istiyor olabilir. Vicdanlar ikna edilmeden, bir yolu yürümek mümkün müdür?

            Bulundukları her yerde insanlara dini, irfanı, ahlakı, sanatı öğreten; susamış ruhlara can veren Mevlevi tekkeleri ve Mevlevi şeyhleri, öyle bir vakti yaşamışlardır ki, dergâhlarında nefes alıp veren evlatlarına bile sahip çıkabilme gücünü gösterememişlerdir. Tekkelerin kıyametinin koptuğu, yaptıkları gibi, tarihlerinin de çok belirsiz olduğu bir zamanda, Manisa Mevlevihanesi'den, Beyrut Elkolarado gazinosuna uzanan, bir çelebi kızının yürekleri sızlatan öyküsünün de anlatıldığı bir kitaptır Devran.  


 

* Yrd. Doç. Dr., Ordu Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, ORDU, (nfduru@hotmail.com); Bu yazı Hece Aylık Edebiyat Dergisi'nin 125. sayısında (Mayıs 2007, s. 143-147) yayımlanmıştır.

[1] Veteriner hekim.

[2] Bazı kaynaklarda Murtazâ Çelebi'nin, Abdülhalim Çelebi yerine Manisa'ya şeyh olarak gönderildiği yazılmaktadır. 1870 yılında Konya'dan Çelebi olarak gönderilen Nakibzade Çelebi Mustafa Efendi, Ali Bey Camii'nin yanına yeni bir Mevlevihane yaptırmıştır. Mustafa Efendi'nin vefatından sonra Fahreddin Çelebi (ö. 1882) potnişin olarak gönderilmişse de, Konya'daki Çelebi'nin vefatıyla, tekrar Konya'ya, çelebilik makamına dönmek durumunda kalmıştır. Boş kalan Manisa Mevlevihanesi'ne Abdülhalim Çelebi (ö. 1925) gönderilmiştir. Abdülhalim Çelebi 1900 tarihine kadar Manisa'da kalmış; onun da Konya'ya postnişin olarak gitmesi üzerine, yerine kardeşi Murtazâ Çelebi tayin edilmiştir. (wikipedia.org/wiki/Manisa_Mevlevihanesi)

[3] Sezai Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, Simurg Yay., İstanbul, 2003, s. 211-212; Nuran Tezcan, “Manisa Mevlevihanesi”, Osmanlı Araştırmaları XIV, İstanbul, 1994, s. 192.

[4] Cumhuriyetle birlikte Türkiye'de (1925) tekkeler kapatıldıktan sonra bile, Trablus'ta Mevlevihane hâlâ açıktır ve mukabeleler devam etmektedir. Trablus Mevlevihanesi'nin son şeyhi olarak Şeyh Enver gösterilir. Halep'teki Bakır Çelebi'nin, Fransız mandası komiseriyle anlaşması neticesi Şeyh Enver bu göreve getirilmiştir. 1948 yılında İngiliz amiral Julian Huxley'in Trablus ziyaretini kutlamak üzere Trablusşam Mevlevihanesi'nde tekke tarihinin son büyük semâ ayini tertip edilir. Enver'in ölümünden önce (1383/1964) kendisini son Trabluslu Mevlevi şeyhi olarak tahmin ettiği kaynaklarda yer alır. Lübnan iç savaşı esnasında 1985/87 tekke hemen hemen tamamen tahrip edilmiştir. (Erika Glassen, “Trablusşam Mevlevihanesi”, SÜ Türkiyat Arş. Dergisi, II. Milletlerarası Osmanlı Devleti'nde Mevlevihâneler Kongresi Tebliğler, S. 2, 1996, s. 29)  

[5] Beyrut tıbbiyesinden mezun olan Muhtar Bey, Feridelerin aile hekimidir. Fransa'da ihtisas yaptıktan sonra Beyrut tıbbiyesinde muallimlik yapar. Fransızların Beyrut'u işgali üzerine İstanbul'a yerleşmek durumunda kalır.

Bu yazı toplam 2841 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI