Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Muhsin İlyas Subaşı
MEVLÂNÂ VE CİHAD
20 Temmuz 2009 Pazartesi

MEVLÂNÂ VE CİHAD

           

            Cihad,  düşmanla savaştır. İslâm, bu terime çok önemli iki anlamı yüklemiştir: Bunlardan birisi ve en önemlisi içimizdeki düşmandır. Peygamberimiz buna “Nefis” demiştir. Öbürü ise, dışımızdaki düşmanl “savaş”tır.. Bu da bizimle savaşmak isteyen, ya da bizi savaşa zorlayanlardır. Kur'an da üzerinde önemle durmuş ve birçok ayette Cihad'ın  gerekliliği vurgulanmıştır: “Müminler Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşırlar.” (1) buna benzer ilahi uyarı sık sık tekrarlanır. Ancak çok önemli bir vurguyla da müminlerin dikkati çekilmeden edilmez: “Düşmana duyulan kin sizi adaletsizliğe sevk etmesin!”(2) diye…

            Kur'an Cihad'ı maddi unsurlarla, karşımızdaki düşman gruplarla açıklarken, öbür düşmanı da hatırlatır: “Nefis daima kötülüğü emreder, ancak Allah'ın esirgediği (nefis) hariç” (3) Bununla, bu kötülüğü emreden nefisle savaşmanın gerekliliği üzerinde durur ve “Nefsiyle savaşan kendi iyiliği için savaşıyordur”, (4) buyurur. Hatta, yukarıdaki düşmanlara duyulan kinin insanları adaletsizliğe sevk etmemesi yolundaki hatırlatma da nefsin bu yönde kontrolde tutulması için örtülü bir uyarıdır!..

            Müslümanların bugün en büyük problemlerinden birisi, bu “Cihad” olgusunu hayatlarına yerleştirmede karşılaştıkları güçlüklerden oluşmaktadır. İnsan olarak, “nefis” tuzağından kurtulmak zordur. Peygamberler aslında insanı nefsinden kemâle taşımak için gönderilen birer yönlendirici değiller midir?

            Bunu Allah'ın Resûlünün davranışlarında görmek mümkündür. Buna rağmen, Onun çıktığı son seferi Tebük'ten dönerken söylediği bir sözü çok büyük anlam taşımaktadır. Tebük, zorluklarla dolu, yıpratıcı bir seferdi. İslâm ordusu, Suriye tarafına bin kilometre gitmiş ve dönmüştü. Çoğu zaman yaya yürüyen ve çok büyük sıkıntılarla karşılaşan  Ashab'ın âdeta şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine yapışmış, saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullâh onlara:

            “–Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz!” buyurdular.

            Ashâb hayretler içinde:

            “–Yâ Rasûlallâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?” dediklerinde Allah'ın Resûlü:

            “–Şimdi büyük cihâda (nefs cihâdına) dönüyoruz!” buyurdular. (5)

            Allah dostları, “Nefis cihâdı”nı, kalbî eğitim ve mânevî terbiye olarak açıklarlar.. Gâye, ahlâkı yüceltmek ve insanı mânen olgunlaştırarak “insân-ı kâmil” hâline getirmektir. Bunun yolu da ilâhî hakîkatlerle yoğrulmuş bir akıl, îman ve güzel ahlâk ile tezyîn edilmiş bir kalp, Kur'ân ve sünnetin rûhâniyetiyle taçlanmış hâl ve davranışlarla “tevhîdin mîrâcına yükselerek” kemâle ermektir.”

            İslâm'da mutasavvıfların temel yönelişleri buna göredir. Nefsini aşmak için riyazet, nefsi terbiye yönünde uygulanan davranış biçimleri, ihtiraslardan uzak durabilmek için verilen zorlu mücadele, zühde yöneliş bütünüyle nefis tuzağından kurtulmak içindir.

            Mevlânâ da, eserlerinin ana dikkat noktalarıyla bu olgunlaşma idealine taliptir. O insanın dışındaki cihatla ilgilenmez, içe bakar. Israrla bunun üzerinde durur ve  “Küçük cihaddan büyük cihad'a döndük sözünün (Hadisinin) tefsiri” başlığıyla bize çok etkileyici bir yorumla şunları anlatır:

            “Gerçi dışarıdaki hasmı mağlup ettik ama, içimizdeki düşman ondan daha fenadır.

            Onun öldürülmesini aklın, idrâkin yapacağı bir iş sanma. Nefis aslanı tavşanın maskarası olmaz.

            Nefis cehennemdir. Cehennem ise bir ejderhadır. Ona deryalar dökülse sönmez.

            Yedi deryayı içse bu yine onun hararetine tesir etmez.

            Taşlar ve taş yürekli kafirler, ağlayarak ve mahcup cehenneme giderler.

            Bu kadar gıda onu doyurup sakinleştirmez. Cenabı Hak seslenir:

            “Doydun mu? Söyle!” “Hayır”, der. Doymak yok ve iştiha baki.

            Bu kadar insan ve cinleri lokma gibi yutmuşken midesi “daha var mı?”diye coşar.

            Tanrı lâmekan'dan onun üzerine ayağını koyunca  o dem ateş dolu cehennem sakinleşir.

            Nefis, kötüdür. Çünkü o cehennemin bir parçasıdır. Küllün tabiatı cüzlerde de caridir.

            Ancak Hakkın ayağı onu teskin eder. O'ndan başkasının bu yayı çekmesini mümkün sanma.

            Yaya doğru ok lazımdır. Eğri ok şüphesiz yol almaz.

            Ok gibi doğru ol da, yay seni menziline ulaştırsın.

            Zira küçük cihadı tamamladık, büyük cihad için gayret et.

            Biz şimdi küçük cihaddan döndük. Peygamberin büyük cihad dediği şeyi bil.

            Kafdağını iğne ile yerinden ayırmak için kuvvet ile yardım Haktandır, gerisi lâf.

            Safları dağıtanı aslan sanma, asıl nefsini ezebilen aslandır.” (6)

            Bizde nefsin öldürülmesi gerektiği hususunda yaygın bir düşünce vardır: Nefsin azgın taleplerinden kurtulabilmek için onu içimizde kontrole almamız gerekir. Doğrudur, Kur'an'da da öyle buyrulur. Ama, o sanıldığı kadar kolay bir iş değildir: Mevlânâ; “Onun öldürülmesini aklın, idrâkin yapacağı bir iş sanma. Nefis aslanı tavşanın maskarası olmaz”, derken, çok önemli bir noktaya işaret ediyor. Nefsi maddi malzeme ile akılla ve idrâk kanallarıyla yenecek malzeme aramaya kalkarsanız, 'aslanı tavşanla kontrol etmek gibi bir maskaralığa düşersiniz', demek istiyor. Çünkü “Nefis cehennemdir. Cehennem ise bir ejderhadır. Ona deryalar dökülse sönmez. Yedi deryayı içse bu yine onun hararetine tesir etmez.”

            Öylesine bir doyumsuzluğu ve azgınlığı vardır ki, “Taşlar ve taş yürekli kafirler, ağlayarak ve mahcup cehenneme giderler. /Bu kadar gıda onu doyurup sakinleştirmez. Cenabı Hak seslenir:/“Doydun mu? Söyle!” “Hayır”, der. Doymak yok ve iştiha baki./Bu kadar insan ve cinleri lokma gibi yutmuşken midesi “daha var mı?”diye coşar.” Onu durduracak tek şeyi İlahi iradedir: “Tanrı lâmekan'dan onun üzerine ayağını koyunca  o dem ateş dolu cehennem sakinleşir./Nefis, kötüdür. Çünkü o cehennemin bir parçasıdır. Küllün tabiatı cüzlerde de caridir./Ancak Hakkın ayağı onu teskin eder. O'ndan başkasının bu yayı çekmesini mümkün sanma.”

            Mevlânâ, nefsi ve onun iç dünyasını böyle açıklayıp sebep ve sonuç üzerindeki hükmünü verdikten sonra, insanlara çıkış yolunu göstermeyi de ihmal etmez: “Yaya doğru ok lazımdır./ Eğri ok şüphesiz yol almaz. / Ok gibi doğru ol da, yay seni menziline ulaştırsın / Zira küçük cihadı tamamladık, büyük cihad için gayret et. / Biz şimdi küçük cihaddan döndük. Peygamberin büyük cihad dediği şeyi bil. / Kafdağını iğne ile yerinden ayırmak için kuvvet ile yardım Haktandır, gerisi lâf. / Safları dağıtanı aslan sanma, asıl nefsini ezebilen aslandır

            Şimdi ok gibi doğru olan bir nefis ne olur? Hani Mevlânâ'mız; “Gönül Kâbe'dir” buyurur ya, işte nefis o gönlün Kâbe'sinin tavaf edilen zemini haline gelir. Her şey orada yok edilmiş o toprağa dönüşmüştür. Kul burada kâmil insan olma vasfını kazanmış ve Rabbiyle bütünleşmiştir. “Ene'l Hakk”a giden kapı böyle aralanır işte. Bakınız, onu da Üstad'ın şeyhi anlatıyor. Muhyiddin İbn Arabî şöyle diyor:          “Nefis, O'nu kendi kendine değil, ancak O'nun vasıtasıyla gördüğünü ve O'nu ancak O'nun vasıtasıyla sevdiğini anlar. O halde, o Kendi Kendisini sevmektir –O'nu seven nefis değildir. Nefis var olan her şeyde O'na bizzat O'nun gözüyle bakar. Bu yüzden bilir ki, O'nu O'ndan başkası sevmez. Seven ve sevilen, arayan ve aranan O'dur.” (7)

            Burada nefis, ehlileşmiş, nefsin Kur'an'da geçen mertebelerini aşıp, “Nefs-i emmare”nin o kahredici, hüsrana uğratıcı tuzağından kurtularak insanın ruh donanımını yeniden inşa eden, iman ve ihlâs yönünden ihya eden; levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziyye mertebelerine ulaşıp, daha doğrusu “Nefs-i kamile”ye doğru giden yolda, kendinde kendisini eritmiş ve nefsini kendi imanının kölesi haline getirmiştir!..  

            Nefis tuzağı'ndan O'nunla bütünleşmeye varan tasarruf çizgisinde insan kendisine bahşedilen o sonsuz “cüz-i irade” ile neyi nasıl yapacaktır? Mevlânâ, yukarıda buna da işaret eder ve der ki: “Biz şimdi küçük cihaddan döndük. Peygamberin büyük cihad dediği şeyi bil. / Kafdağını iğne ile yerinden ayırmak için kuvvet ile yardım Haktandır, gerisi lâf. / Safları dağıtanı aslan sanma, asıl nefsini ezebilen aslandır.”

            Savaşı kazanmış olabilirsiniz, düşmanlarınızı yenip hükümranlığınızı ilan edebilirsiniz. Bu “küçük savaş”tır nihayet. Esas  olan; sana devamlılık sağlayan, hem dünyanı hem de ahiretini kurtaran ise “büyük savaş”tır. Üstelik bu büyük savaş, 'kafdağını iğne ile yerinden ayırmak gibi bir şeydir.' Onu da verecek olan “Hak”tır; Allah'tır. Biz düşman saflarını dağıttığımız zaman kendimizi aslan zannederiz, Mevlân⠓hayır!” diyor: “Gerçek aslan, nefsini ezebilendir!”

            Mevlânâ'nın hocası Seyyid-i Sırdan, Burhaneddin Tirmizî'nin “Maarif”inde naklettiği çok anlamlı bir beyit vardır:

            “Denizleri canavar sanıp korkma, içinde canavarlaşan denize bak da kork!”(8)

            Bu korkuyu yenip aslan olabiliyor muyuz? İşte tasavvuf'un ve Mevlânâ'nın idealindeki “Kâmil insan” merdiveninde basamakları çıkmayı belki o zaman hak edebiliriz. Değilse, dünyevî hayat da boş belki, dünyevî ideallerimiz de… Çünkü onlar, hidâyete doğru gidişin önündeki en büyük engebelerdir. Aşamazsak kurtulamayız ve vuslata nail olamayız!..

            Olanlar ise bakın Gönül hükümdarı Mevlânâ'nın diliyle nasıl oluyor:

 

            Dost'u aramak farz olmuştur âşıklara,

            Boşanarak yüzüstü sürünen seller gibi O'nun ırmağına.

           

            Kaldı ki isteyen bizzat O, bizse gölgeler gibiyiz;

            Bütün konuşmalarımızda hep O konuşmakta.

           

            Kâh çağlarız seller gibi Dost'un ırmağında

            Kâh bir su gibi hapsoluruz O'nun bardağında.

           

            Kâh olur haşlanırız bir güveç çömleğinde havuçlar gibi;

            O ise kepçe salar bir şeyler düşünerek boyuna.

 

            Böyledir Dost'un huyu; dayar ağzını ta kulağımıza,

            Fısıldar durur, aksın diye bütün kokusu canımıza.

 

            Canlar canı gibi gelir; çekilir ayrılık aradan;

            Dost'a düşman tek bir can görmedim ben dünyada.

 

            Eritir seni nazla, inceltir, kıla döndürür;

            Değişmezsin yine de iki dünyayı O'nun bir kılına.

 

            'Dost, Dost nerdesin?' diyoruz Dost'la oturmuşuz da,

            'Nerdesin?' diyoruz boyuna sarhoşluktan, O'nun yanında.

 

            Yersiz kuruntular ve uğursuz düşünceler

            Gerçek bir tabiattan gelir bunlar, uğramaz O'nun yanına.

 

            Sus, sus, O övsün Kendisini!

            Ne ilgisi var senin 'hay hay'ının O'nun 'hay hay'ıyla!” (9)

 

      __________________________

1-       Nisa sûresi; 4/76.

2-       Maide sûresi; 5/8.

3-       Yusuf sûresi; 12/53.

4-       Ankebut sûresi; 29/6.

5-       Süyûtî, II, 73.

6-       Mevlânâ, Mesnevî; 1430.

7-       Muhidddin İbn Arabi, Futûhat-ı Mekkiye; II 331.17

8-       www. Semazen.net (Seyyid Burhaneddin, Maarif metni)

9-       Külliyât, Gazel no 442; krş. Türkçe çeviri, Divân-ı Kebir, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, cilt II, Bahr-ı Muzâri kısmı gazel no XV

           

muhsinilyas@gmail.com

 

Bu yazı toplam 2867 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI