Semazen Akademik sayfalar hakkında düşünceleriniz?
İdare eder, Güzel, Daha güzel olabilir, Çok güzel, Çok Kötü
REKLAM ALANI
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
H. Nur Artıran
Az ye, az uyu, az konuş. ( 2 )
26 Nisan 2009 Pazar
 

Üsküdar Mesnevi Sohbetleri  

 

  

Bu yazı  İstanbul  Benötesi Psikoloji Derneğinde yapılan  Mesnevi sohbetinin deşifresiyle hazırlanmıştır.

 

 

Az ye, az uyu, az konuş. ( 2 )

 

Efendim bir önceki sohbetimizde az yeme üzerinde durmuş, âyet hâdis ve çeşitli  mesnevi beyitleriyle  hep birlikte anlamaya ve  zevk etmeye çalışmıştık. Bugünkü sohbetimizde ise  az uyuma üzerine bir muhabbetimiz olacak inşallah.  Fakat az uyuma konusuna geçmeden evvel  haram ve helal yemenin bedenimiz üzerindeki etkilerini de  kısacada olsa arz etmek istiyorum. Çünkü eyvallah,  az yeme  çok önemli ama, yediğimiz içtiğimiz şeylerin  helal veya haram olması az yemeden  çok daha  önemli.

O nedenle az uyumayla ilgili sohbetimize başlamadan önce bu konu üzerinde kısaca da  olsa  durmanın çok  faydalı olacağına inanıyorum.

 

Peygamber Efendimiz bir hâdis-i şeriflerinde: “Bir kimse ki yediğini içtiğini, nasıl ve nereden kazandığına aldırış etmezse, Allah'ta onu  cehennemin hangi kapısından sokacağına hiç aldırış etmez” diye buyurmuştur.

İlk bakışta  belki sizlere  çok abartılı gelecek ama; yinede gerçek olan şu ki; hayatımızı, duygu ve düşüncelerimizi yönlendiren, bizleri hayır ve şer işlere iten en önemli faktörlerden biride yediğimiz  içtiğimiz şeylerin helâl veya haram lokma oluşundan meydana gelir.

Bakınız Hz. Mevlânâ konumuzla alâkalı Mesnevi'de neler söylemiş bizlere: “Yediğimiz şeyler tohum gibidir, duygu ve düşüncelerimiz de yediğimiz  o lokmalardan meydan gelir”

Bu konunun ne denli önemli olduğunu, haram ve  helal lokmanın duygularımızı, düşüncelerimizi, dolayısıyla da   tüm hayatımızı nasıl  etkilediğini çeşitli  Mesnevi beyitleri  ve diğer mânevi büyüklerimizin sözleriyle  kısaca da olsa   sizlere arz etmeye çalışacağım. Öncelikle  Mesnevi beyitleriyle başlıyorum.

Mesnevi clt.1.1642- İnsandaki  nûru, kemali artıran şey helâl kazanç ile elde edilen lokmadır.

Haram lokma ise kandilimize konulunca kandili  söndüren yağa benzer. Sen onun adına yağ bile  deme su de, çünkü gönlümüzdeki  kandilimizi nûrumuzu  söndürüyor.

Bilgi, aşk, muhabbet, merhamet, helâl lokmadan doğar, meydan gelir.

Yediğin bir  lokmadan hased, hile doğarsa, bilgisizlik, gaflet meydana gelirse  sen o yediğin lokmanın haram lokma olduğunu bil.

Hiç buğday ekenin arpa biçtiğini gördün mü ?  Hiç atın eşek yavrusu doğurduğu görülmüş müdür ?

Yediğimiz içtiğimiz şeyler aynen  tohum gibidir. Düşüncelerimiz de  ondan meydana gelir. Ağzımıza aldığımız helâl lokmadan Allah'a hizmet ve öteki âleme gitme arzusu doğar.

Haram lokmadan ise  kin, hased, gaflet, bilgisizlik, hile ve cahillik  doğar.

Efendim bu beyitleri  şerh etmeye  hiç gerek yok. Açıkça anlaşıldığı üzere yediğimiz içtiğimiz şeyler duygu ve düşüncelerimizi dolayısıyla da tüm hayatımızı etkiliyor. Eğer kendimizi Hakk'tan uzak, gâfil, cahil bir yaşam içerisinde görüyorsak, çoluk çocuğumuzun hâli, ahvâli, pek hoşumuza gitmiyorsa,  yapılacak ilk şey yediklerimizi içtiklerimizi  sorgulamak olmalıdır. Elbette böylesine çok önemli bir konuda sadece Hz. Mevlânâ değil, tüm mânevi büyüklerimiz bizleri   uyarmış yol göstermişlerdir.

Abdulkâdir Geylâni Hazretleri de, bir kişiye; Sen namaza durduğun zaman, alış verişle, yiyip içmekle, kiminle nikahlanacağınla meşgul oluyorsun, bedenin namazda ama, gönlün çeşitli dünyevi isteklerle meşgul  bu nasıl namaz  der.

Adam;  Peki bu durumun ilacı nedir ? Nasıl kendimizi düzeltelim ? deyince  Hazretin cevabı çok ilginç: “Bu durumun birinci ilacı, yediğin içtiğin şeylerin helâl lokma olmasına dikkat etmektir” diye cevap verir.

Demek ki; namazda ki vesvesemiz, huzûrumuz,  hûlûsumuz bile yediklerimiz içtiklerimizle yakından alâkalı. Bu duruma  fazlada şaşırmamalı. Nasıl ki yiyip içtiklerimiz  vücud sağlığımızı olumlu veya olumsuz etkiliyorsa, duygu ve düşüncelerimizi de aynı derecede  etkilemesini doğal karşılanmalıyız. 

Konumuzla alâklı Abdulkâdir Geylâni Hazretlerinin sohbetler adlı eserinden  farklı bâzı  bölümleri de  sizlerle paylaşmak istiyorum. “Ey oğul, haram lokma kalbi öldürür. Helâl yemek ise onu ihyâ eder. Lokma vardır kalbini nûrlandırır. Lokma vardır onu karartır. Lokma vardır sadece seni dünya işi ile iştigal eder bir  hale getirir. Lokma vardır seni mânâ'ya yönlendirir. Lokma vardır sana  dünya'yı da  ahireti de  terk ettirir. Lokma vardır dünya'yı da ahireti de yaratanına rağbet ettirir.

Haram yemek seni sadece dünya ile iştigale sürükler.  Sana günahları hoş gösterir. Helâl lokma ise senin kalbini Allah'a yaklaştırır.

Dört şey vardır ki kalbin kurtuluşu huzuru  onların vâsıtasıyla olur. Bunların en önemlisi ve birinci şartı  yediğine içtiğine çok dikkat emek  helâl lokma yemektir.  Yiyip içtiklerin hep helâl olsun. İlaç niyetine bile haram edilen şeylerden yeme. Sonra sende  mizâç değişikliği olur.

Evet  efendim görüldüğü üzere; Hz. Abdulkâdir Geylâni'de  Hz. Mevlânâ ile aynı şeyleri  dile getirmiştir.  Malûm kimin dilinden söylenirse söylensin hakikat birdir değişmez denmiştir. İlaç niyetine yediğimiz haram şeylerin dahi    karakterimizi etkilediğini söylüyor Geylâni hazretleri. Az evvel arz ettiğim beyitlerde ise; Hz. Mevlânâ:  Yediğimiz içtiğimiz şeyler tohum gibidir duygu ve düşüncelerimiz onlardan meydana gelir diye buyurmuştu. Elbette duygu ve düşüncelerimizde karakterlerimizi belirler.

Eskiden bir türlü uslanmayan topluma zararlı insanları kırk gün  tekke ve dergahların alt katında  tutarak, orada pişen yemeklerden  yedirmek suretiyle  onları  terbiye etmeye çalışırlarmış. Bu davranışın  temelinde ise; gene o tür yerlerde pişen yemeklerin helâl lokma olmasına inanılmasıdır. Vücuda girecek olan helâl lokmanın   içerdeki haram lokmayı temizleyip kişinin hayra yöneleceğine inanılırmış ki, bu da  gayet doğru bir düşünce. Günümüz deyimiyle yüksek pozitif enerji karşısında içerdeki negatif düşüncelerin bir hükmü kalmayacak, zamanla eriyip yok olacaktır.

İslâmi inancın dışında olan belli bir zümrede yiyecek ve  içeceklerin insan bedeni üzerindeki etkisine inanarak  ona göre de yaşam tarzlarını  belirliyorlar.

Bildiğiniz üzere bâzı kişiler  vejeteryandır et yemezler. Kendilerine göre bunun   bir çok sebebi var. Fakat bâzı Budistlerin, aynı zamanda  onlara özenerek aynı şeyi uygulamaya kalkan bâzı müslümanların  en önemli sebeplerinden biride et yendiği zaman hayvani duyguların vücutta ön plana geçtiği inancıdır. O nedenle de et yemeyerek hayvâni duygularını terbiye ve kontrol  etmeye çalışırlar. Özde çok  güzel bir düşünce. Fakat, şunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Eyvallah yediğimiz içtiğimiz şeylerin bedenimiz  üzerinde  pozitif veya negatif  bir etkisi  var. Bunun inkâr edilecek bir tarafı yok. Fakat et yemek insanı hayvanlaştırsa idi, Cenâb-ı Allah kullarına  et yemeyi kesinlikle yasaklar, haram sayardı diye inanıyorum.  Eğer bu durum  bir mürşit kontrolünde riyazet değilse, yüce yaratıcının kullarına helâl kıldığını, kendi  kendimize haram saymanın  ne denli doğru olduğunu bir tefekkür etmek, veya bir gönül ehline sormak gerekmez  mi ? Sizlerinde bildiği gibi Kur'an da et yemek haram sayılmadığı gibi  Maide, Enam,  Müminûn ve daha bir çok âyette yenilebilecek ve yenilmemesi gereken hayvanlardan bahsedilir. Burada önemli olan, et de  olsa, ot da olsa, her şeyde olduğu gibi  aşırıya kaçmamak orta yolu bulmaya gayret göstermektir.

Sonuç olarak yediklerimiz içtiklerimiz tüm hayatımızı etkiliyor. Bu tartışılmaz. Fakat  yemek, içmek, haram, helâl lokma konusunda biraz da  ufkumuzu geniş tutmamız gerekiyor.

Daha önceleri mesnevi sohbetlerimizde uzun uzun bahsetmiştik. İki türlü sofra vardır. Birisi yer sofrası. Diğeri gök sofrası.

Yer sofrası topraktan gelir, toprağa gidecek olan  bedenimizi besler. Bu gıdaları  ağız yoluyla alırız. Bir de gök sofrası vardır ki, bu da ağız yoluyla değil;  kulaklarımız duygu ve düşüncelerimizle bedenimize girer. Bir çok kez tekrar ettiğimiz bir Mesnevi  beyti  vardır. “Hayvan ağızdan, insan kulaktan beslenir” Bir kez daha arz etmek isterim ki, ağız yoluyla aldığımız gıdalar nefsimizle alâkalıdır, sadece fâni bedenimizi besler. Bizim asıl varlığımız olan rûhumuzla hiç  bir ilgisi yoktur. Onun için hayvan ağızdan beslenir denmiştir. Yâni ağız yoluyla aldığımız gıdalar sadece  hayvani nefsimizi besler. Ne diyordu Hz. Mevlânâ: “Sen yağlı ballı şeylerle nefsini beslediğin sürece rûhunu asla güçlü bulamayacaksın” Mademki insâni tarafımız ağızdan değil  kulaktan besleniyor. O zaman  ağız yoluyla aldığımız gıdalar gibi,  kulak yoluyla dinlediğimiz şeylerin, duygu ve düşüncelerimizin de  haram ve helal lokma olanı vardır.

Yine Hz. Geylâniden arz etmek isterim: “Bir şey ki orada senin nefsin ön plandadır o zaman haram lokma yiyorsun demektir.”Yâni bir iş, veya olay karşısında kendi nefsâni duygu ve egolarımıza, daha doğrusu maddi çıkarlarımıza   öncelik veriyorsak duygu ve düşüncelerimiz vasıtasıyla haram lokma yiyoruz demektir.

Birilerinin dedikodusunu yapıyorsak yine haram lokma yiyoruz demektir. Haram lokmadan da öte Hz.Allah'ın buyurduğu gibi Kardeşimizin ölü etini yiyoruz. Haram lokma  sadece et ile ekmeğin helâl olmayan yollardan kazanılmış olması değil.

Bin bir güçlükle kazandığımız helâl kazancımızı haram olan duygu ve düşüncelerle yediğimiz zaman helâl lokmamızı haram etmiş oluruz. O nedenle yemek yerken zikir, fikir, şükür çok önemlidir.

“Bir şey ki orada kalp vardır O zaman şüpheli şeyleri yiyorsun demektir”

Bir şey ki orada kalp vardır demek; Yâni kalbimizde zan ve  şüpheler var, emin değiliz  yaptığımız işten veya düşündüklerimizden. Bu durumda şüpheli   yiyoruz demektir. Çünkü bir hâdis-i şerifte Peygamber Efendimiz şüphelendiğiniz şeyden uzak durun şüpheli şeyleri  yemeyin diye buyuruyor.

Önümüze gelen bir kap yemekten de helâl mi ? haram mı ? diye  şüphelenebiliriz. Dinlediğimiz her hangi bir sözden de, yaptığımız her hangi bir işten de  doğru mu ? yanlış mı ? olduğundan da şüphelenebiliriz. Mademki Efendimiz şüphelendiğiniz şeyden uzak durun diye buyuruyor. O zaman şüphelendiğimiz yemekten de, doğruluğundan şüpheye düştüğümüz sözden de, işten de, uzak durmamız gerekiyor. Tâ ki o şey üzerinde mütmâin oluncaya kadar.

Fakat şunu da arz etmek isterim: Bazen yaşam şartları içerisinde istemediğimiz yerlere gitmek içimize sinmeyen lokmalar yemek zorunda kalıyoruz. Mânevi büyüklerimiz bu gibi durumlarda içlerine sinmeyen bir lokma yedikleri zaman yedikleri miktarın değerince bir fakire sadaka vererek o yedikleri yemeği kendi helal kazancıyla yemiş duruma getirirlermiş. Bu da farklı bir bakış açısı.

“Önüne kendi kazancından mutlak helâl olan  bir yiyecek gelmiş olsa dahi yinede şöyle bir düşün. Olur ki hazırlanma sırasında haram karışmış olabilir”

Hazırlanma sırasında yemeğe nasıl  haram karışır ?

1. Yemeğe bilerek veya bilmeyerek hazırlanma aşamasında  haram bir malzeme katılabilir.

2. Yemeği hazırlayan kişi haram olan duygularını yemeğe  karıştırmış olabilir.

Haram olan duygu ve düşünceler  yemeğe nasıl karışır ?

Enerji yoluyla. Eskiden Tekke ve Dergahların en önemli ve dikkat edilmesi gereken yeri Mutfakmış. Hatta Mevlevilikte mutfak o denli önemli imiş ki adına sadece Mutfak değil, mutfak  mânâsına gelen Matbâh-ı Şerif denirmiş. Dergahlardaki aşçı dedeler şeyh efendiye  en yakın olan çok  değerli gönül sultanlarıdır. Herkes mutfakta çalışamaz. Çorbayı karıştıramaz. Mutfak dergahın gönlü kabul edilir. Neden herkes dergahta mutfakta çalışamaz ? Çünkü yemek yapan kişinin enerjisi bir şekilde yaptığı yemeğe geçer. İster negatif ister pozitif.

Her sözün, her halin bir enerjisi vardır. Bizler bunu görmüyoruz, bilmiyoruz diye inkarda edemeyiz. Hz. Mevlânâ; Mademki sözlerin enerjisi yok. Neden kötü bir söz duyduğunda perişan olup yıkılıyor. İyi bir söz duyduğunda şen olup yapılıyorsun ? Mademki hallerin bir görünmez enerjisi yok, o halde neden  neşeli bir insanla, kederli bir insanın hali seni farklı bir şekilde etkiliyor der.

Az evvel arz ettiğim bir konu vardı. “Bazı kişiler dergah ve tekkelerin alt katında tutulur orada pişen yemeklerden yedirilerek tedavi edilmeye çalışılırdı” İşte burada  helal olduğu düşünülen lokma ile birlikte en önemli etkenlerden biride, pişme sürecinde onu pişirenin yüksek pozitif mânevi enerjisinin yemeğe geçmesidir  söz konusu olan.

Neden  Mevlit, Kur'an  okunurken, dûa niyâz edilirken ortay bir kab su veya tuz konur onu da sonra şifa niyetine yer içeriz. Şifâ bunun neresinde ? Okunan Kur'an Mevlitten, dûa, niyâzdan ona geçen mânevi pozitif  enerjide. Demek ki duygu ve düşüncelerin, ses ve sözlerin de negatif veya pozitif   bir enerjisi var.

 Sonuç olarak bir insan ki, mutfakta yemek yaparken sinirle, hırsla, negatif düşüncelerle yemeği karıştırıyor mümkün değil o yemeği yiyen kişiden pozitif duygular, haller,  tecelli etsin.

Hem hırsla öfkeyle negatif duygu ve düşüncelerle yemek pişirip ailene yedireceksin. Ondan sonrada eşinden çocuğundan  tebessüm güler yüz  pozitif davranışlar  bekleyeceksin. Öfke ve sinirle pişen yemeği   yiyende  zuhur edecek olanda öfke ve sinirdir. Bir kez daha tekrar etmek isterim ki, yediklerimiz içtiklerimiz tohum gibidir ve karakterlerimizi belirler. O nedenle özellikle yemek yapan annelere arz etmek isterim ki, eşinizden çocuğunuzdan tatlı dil tebessüm hoş davranışlar bekliyorsanız,  sizinde yapacağınız ilk şey; yemeği sevgiyle aşkla hatta dûa ve niyazla yapmanızdır. Negatif duygularla yapılan yemek, helal lokmayı haram etmekten başka bir işe yaramaz. Haram ve helâl lokma konusunu  böylece kısa bir şekilde toparladıktan sonra gelelim az uyumaya.

(Efendim az uyuma sohbetini de  bir sonraki aşamada semâzen nette sizinle paylaşalım inşallah )

Her nefes hayra karşı olmanız niyâzıyla gönülden selâm sevgi saygılar.

 

nurartiran@superonline.com

 

Bu yazı toplam 7874 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI