AKŞEMSEDDİN’DE KULLUK KATEGORİLERİ ve İNCİNMEME

AKŞEMSEDDİN'DE KULLUK KATEGORİLERİ ve İNCİNMEME[1]

Vahit GÖKTAŞ

Muhammed Ali YILDIZ

Özet

Bu makalede Osmanlı döneminin önemli mutasavvıflarında biri olan Fatih Sultan Mehmed'in hocası ve manevî rehberi Akşemseddin'in kullukla ilgili görüşleri ele alınmıştır. İnsanın yaratılış amaçlarından biri olan kulluğu ten kulluğu, nefis kulluğu, gönül kulluğu, sır kulluğu ve can kulluğu olarak beş kategoride ele alan Akşemseddin, her kulluk basamağının ayrı zorluklar içerdiğini ve bu mertebelerin sabırla katedilebildiğini belirtmektedir. Tüm bunları zikrederken Akşemseddin incinmeme kulluğunu en üst kulluk basamağı olduğunu ifade eder.

Anahtar kelimler: Akşemseddin, Tasavvuf, Kulluk, Risaletü'n-nûriyye.   

CATEGORIES OF SLAVERY IN AKSHEMSEDDIN AND……

Abstract

This Article deals with the opinions of Akshemseddin, who is the teacher and spiritual master of Fatih Sultan Mehmet and is one of the prominent Sufi figures of Ottoman period. Categorizing the slavery, which is one of the purpose of human creation, into five being slavery of body, slavery of soul, slavery of secret and slavery of spirit, indicates that each slavery has unique difficulties and these stages are to be taken by patience.

Keywords: Akshemseddin, Tasawwuf, Worship, Risaletü'n-nûriyye

Giriş

Osmanlı medeniyetinin, sağlam temellere oturan bir devlet ve sosyal yapıya sahip olmasında mutasavvıfların payı olmuştur. Öyle ki; halk tabakasından üst düzey yönetici ve sultanlara varıncaya kadar her kesim, bu maneviyât esintisinden feyzini almıştır.

Akşemseddin de yazdığı onlarca eser ve yetiştirdiği çok sayıdaki öğrenciyle bu neş'eyi yaymaya çalışan Allah dostlarından biridir. Akşemdeddin her şeyden önce bir sûfidir, alimdir, doktordur, şairdir; yani çok yönlü bir şahsiyettir. İstanbul'un fethinde de muazzam bir rol oynayan Akşemseddin, İstanbul denilince, ilk akla gelen ve yadedilen kişilerden biri olmuştur.

Akşemseddin'in Hayatı

Asıl adının Mehmet olduğu söylenen (Çelebi, t.y.: 680) ve Ak Şeyh olarak da anılan Akşemseddin'in h.792/m.1389–1390 tarihinde Şam'da doğduğu kaydedilmektedir. Akşemseddin'in yaptığı riyazetin fazlalığından yüzü ve sakalı beyazladığı için kendisine “Akşemseddin” veya “Akşeyh” lakabının verildiğini söylenmektedir. (Enîsî, t.y.: 2).

Akşemseddin'in daha yedi yaşlarında babasıyla birlikte Anadolu'ya geçmezden önce Kuran-ı Kerimi ezberlediği bilinmektedir. Diğer ilimleri ise Anadolu'ya geldikten sonra Amasya ve Osmancık çevresinde tahsil ettiği ve Osmancık medresesinde müderris olduğu belirtilmektedir.(Mehmet Tahir, 1331: 12). Akşemseddin'in tasavvufa ilgi ve alakası bu medresede başlamıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Hacı Bayram-ı Veli'ye intisab etmiştir. (Cebecioğlu, 2001; 78.) Sıkı bir riyazet ve mücahede ve tasavvuf yoluna olan muhabbet ve mücahedesi sebebiyle kısa zamada halifelik almıştır. (Enisi, t.y.: 5)

Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerinin mânevi eğitiminden geçtikten sonra irşad makamına yükselen Akşemseddin ilk olarak Ankara'nın şu anda bir ilçesi olan Beypazarı'na yerleşir ve orada bir mescit ve değirmen yaptırır. Daha sonra  Beypazarı'ndan ayrılarak Çorum'un İskilip ilçesine bağlı Evlek Köyü'ne yerleşmiş bir müddette burada yaşar. Hacı Bayram'ın vefatından sonra da Evlek köyünden de ayrılıp, Göynük kasabasına yerleşir.

Hacı Bayram Veli, Edirne'yi ziyaret ettiği zaman Fatih beşikte idi. Sultan Murad, Hacı Bayram Veli'ye: "İstanbul bize lazım, gönül et de bu şehri alalım" deyince, Şeyh: "Beğim, bu şehri sen alamayacaksın, ben de göremeyeceğim. Beşikteki şehzade ile bizim köse alacaktır" diye Akşemseddin'i işaret etmiştir. Sultan Murad da şehzadesine: "Mehmed, sen İstanbul'u Ak Şeyhle alacaksın" diye telkinde bulunurdu.

 Hacı Bayram-ı Veli, Edirneyi ziyarete gider. Sultan II. Murad'ın Hacı Bayram'a “İstanbul bize lazım, gönül et de bu şehri alalım” der. Hacı Bayram Veli ise “…. Konstantiniyye fethine bizim köse (Akşemdeddin) ile beşikteki oğlunuz (Fatih Sultan mehmed Han) muvaffak olacaktır…” der. (Yücel, 1994: s. 25). Daha sonra ise Sultan Murad'ın şehzadesine: “Mehmed, sen İstanbul'u Ak Şeyh'le alacaksın” diye telkinde bulunduğu rivayet edilmektedir.(Ayverdi, 1953: sy: 19)

İstanbul'un muhasara ve fethinde Fatih'i teşvik eden, onun ümidini kuvvetlendirenlerin başında gelen Akşemseddin aynı zamanda Fatih'in harp meclisinin de bir azası idi. (Şanlı, 1980: 13)

Fethe katılan Akşemseddin, padişahın ve ordunun moralinin yüksek tutulmasında önemli bir rol oynamıştır. Akşemseddin'in sıkıntılı zamanlarda zaferin uzak olmadığı müjdesini vererek, sabredip gayret etmesi hususunda Fatih'e yazdığı mektupların, fethin kısa sürede gerçekleşmesinde büyük etkisi olduğunu söylenmektedir. (Cebecioğlu, 2001; 84).

Rivayete göre Sultan Mehmed, kalenin feth olunacağı zamanın tayinini istemiş bunun üzerine Ahmed Paşa'yı Akşemseddin'e göndermiştir. Akşemseddin Hazretleri murakabeye varmış, mübarek yüzleri terlemiş gözleri yaşarmış şekilde murakabeden başını kaldırarak; “Bu senenin Cemaziyelevvel ayının yirminci günü seher vaktinde sıdk ve himmetle falan canipten yürüyüş etsinler ol gün kale feth ola!” demiştir. (Cebecioğlu, 1995: 395)

Akşemseddin, İstanbul'un fethinden hemen sonra yeniden Göynük'e dönmüş kendinden sonra gelecek takipçilerini terbiye ve tedrise devam etmiştir. İstanbul'dan Göynük'e döndükten bir sene sonra oğlu Muhammed Fazlullah'ı kendi dergahına postnişin tayin etmiştir. Vefatına yakın senelerde oğlu Hamdullah'ın ta'lim ve terbiyesiyle meşgul olmuştur. (Nalbantoğlu, t.y.: 18).

Akşemseddin hekimlik yönü de dikkate değerdir. Tıb ilmine dair bir risalesinin olduğu ve hekimliğini pekçok yerde uyguladığı; hasta tedavi ettiği ve ilk defa mikrop meselesini ortaya atarak batıda mikrobun bulunmasından yüzyıllar önce, tıp tarihinde ilk defa mikrop meselesine temas eden ilk kişi olarak da bilinmektedir. (DİA, 2/301)

Akşemseddin h.863/m.1459 tarihinde vefat etmişri. Kabri de Göynük'te kendi yaptırdığı mescidin yanı başındadır. Türbesi vefatından 5 yıl kadar sonra yapılmış ve sandukası üzerindeki yazı oğlu Mehmet Sadullah'a aittir. Oğullarından Mehmed Sadullah ve Nurullah'da bu türbede medfundur. 

Akşemseddin'in eserleri ise şunlardır: 1) Risâletü'n- Nûriyye 2) Def'u Metâini's-Sûfiyye  3) Risâle-i Zikrullâh 4) Risâle-î Şerhi Akval-î Hacı Bayram-ı Velî  5)Telhisu Def'î Metâin 6) Makâmât-ı Evliyâ 7) Risâletü'd-Duâ 8) Mâddetü'l-Hayât 9) Şiirler (Eş'âr) (Yurt, 1972: 35).

Akşemseddin'in Kulluk Anlayışı ve Kulluk Kategorileri

Lugatte kulluk, itaat, boyun eğmek anlamlarına gelen ibadet, (İbn Manzur, 1968: 272) Tasavvuf ıstılahında, sâlikin seyr u sülûkünü tamamlamak için gösterdiği çaba olarak tanımlanmıştır. (Asım Efendi, 1305: 1199; Cürcani, 1300: 119; Uludağ, 2001: 237)

Kaşani'ye göre ibadet, Allah'a karşı boynu bükük olmaktır ki, bu avam için tezellülün son noktasıdır. Ubûdiyyet; Sıdk ile yürüdükleri tarikatta, Allah'a bağlılıkları samimi olan havas içindir. Ubudet ise, Fark ve Cem'in bir olduğu makamda, Ona Onunla ibadet eden, kendilerini Onunla kaim gören havassu'l-havas içindir. (Kaşani, 2004: 53)

Akşemseddin, yaratılışın gayesi ve ana amacı olarak değerlendirilen ibadeti, beş kategoride değerlendirmektedir:

“…bilgil ki ibadetler beş türlüdür:

Birisi; “ten kulluğu”dur. Erkân-ı şeriatla bu şeriat Allah Teala buyurduğunu kabul edip, nehyettiğinden sakınmaktır.

İkincisi; “nefis kulluğu”dur. O nefis, kulluğu nefs edeplenmektir. Tarikat edepleriyle tarikatın âdâbı, nefs hevasına muvafakat etmeyi terk edip muhalefet etmeye mülazemet etmektir.

Üçüncüsü; “gönül kulluğu”dur. Bu kulluk iraz etmekliktir. Dünyadan ve dünyanın içindekinden ve dahi ikbal edip yönlenmektir ahirete ve dahi iyülüklerine.

Dördüncüsü; “sır kulluğu”dur. Sır kulluğu sır hâli (boş) olmaktır, iki cihane müteallık olmaktan. Allah'a ulaşmakla dahi Allah'ı sevmekle.

Beşincisi; “can kulluğu”dur. Bu kulluk, varlık vermekle olur müşahedeye irmek içün. Her kim Allah'a ibadet etmeye, bu beş ibadetle ona ervah görmek nice hasıl ola.”(Akşemseddin, 125).

a) Ten Kulluğu

Bu, kullukta ilk derece olup, en alt basamak olarak da nitelendirilebilir. Şeriatın hükümlerini zahiren, bedenen yapan bir kişi ten kulluğu mertebesindedir denilebilir. Bir başka ifadeyle Allah Teala'nın emirlerini kabul edip, nehyettiğinden sakınarak yaşamaya çalışan bir kul bu mertebededir.

Namaz, oruç, hac, zekat gibi farz ibadetleri yerine getirip, Allah'ın yasakladığı şeylerden uzak durarak yaşamaya çalışmak, bu kulluk derecesinin en belirgin özelliğidir. (Akşemseddin, 125).

b) Nefis Kulluğu

Nefs, kulun yerilen ahlâkı ve amelleri anlamına gelmektedir. Bir tasavvuf ıstılâhı olarak nefs, genel olarak kulun kötü huyları, çirkin vasıfları, kötü his ve huyların mahalli olan lâtîfe, cism-i latîf şeklinde tarif edilmiştir.(Kuşeyrî, 2003: 86.)

Akşemseddin'e göre, bu kulluk derecesi, ten kulluğunun bir üst derecesi olup, Allah'ın emir ve yasaklarını uygulamakla birlikte, nefsini terbiye etmekle de uğraşan kişinin kulluk derecesidir. Bir tarikata mensub olarak o tarikatın edep ve erkanına uygun bir şekilde nefsini bir eğitime tabi tutmak, nefsinin isteklerine muhalefet ederek ona direnç göstermek, bu kulluk derecesinde daha da ağırlıklı olarak görülen bir durumdur. (Akşemseddin, 125).

Nefsin rahata düşkün, emr-i İlâhî'den yüz çeviren bir yapısı olduğu, ayrıca yasaklanmış olana karşı zaafı bulunduğu hususu, açık bir gerçektir. Aslında bu, terbiye görmemiş nefsin tabii fıtratı ve sıfatıdır.  Sühreverdî, “Nefs, kontrol altına alınıp itaate zorlandığında, emr-i İlâhîye yönelirse, kalbe olan düşmanlığı zail olur ve kalble nefis arasında tam bir anlaşma ve dengeli bir yaklaşma meydana gelir.”  demektedir. Ayrıca, “Nefis tamaha düşürülür ve kendisine ümit verilirse tamahkar, kanaate zorlanırsa kanaatkar olur.” demektedir. (Sühreverdî, t.y.: 52).

 Nefs bu durumda kendisiyle daim mücadele edilmesi gereken bir özelliğe sahiptir. Zorluklara koşulursa daima daha güzele yönelebilecek kaliteli bir cevhere sahipken, kendi başına serbest bırakılınca kötüye meyilli bir fıtrata sahiptir. (İzutsu, 2003: 24).

c) Gönül Kulluğu

Kalb (gönül), bir şeyi bulunduğu halden bir başka hale çevirmek, bir yönden diğer bir yöne çevirmek; bir taraftan öbür tarafa döndürmek gibi anlamlara gelmektedir. Kalb kelimesi zaman zaman “fuâd”, “akıl”, “bir şeyin özü, ortası ve hakikati” gibi anlamlarda kullanıldığı da olmuştur. İnsan kalbine de, sürekli yön değiştirip halden hale geçtiği için bu isim verilmiştir. (İsfehani: 682)

Akşemseddin'e göre bu kulluk derecesi, dünyadan ve dünyanın içindekilerden vazgeçip, tamamiyle ahirete yönelme derecesidir. Bu kulluk derecesinde kişi, dünyalıklardan yüz çevirerek, yönünü yalnızca ahirete çevirir. (Akşemseddin: 125).

 Kalb, insanın maddî ve manevî yönünün birleştiği yer olup, varlığın bütün hareketlerinin kendisinden kaynaklandığı merkezdir. Manevî yönüyle bir sezgi organı olan kalb, Allah'ın baktığı yer durumundadır. “Allah, şekillerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize bakar.” Bu yönüyle bu kulluk derecesinde olan kul, tüm dünyevî kaygılardan kurtulmuş olmalı ve kalbini tamamıyla uhrevi kaygılarla doldurmuş olmalıdır. (Uludağ, 2001: 230).

d) Sır Kulluğu

Kul ile Hakk Teâlâ arasında saklı ve gizli kalan hallere sır denilir. Sır, kalpte bulunan Rabbanî bir latifedir. Ruh sevginin, kalp marifetin, sır da müşahedenin mahallidir.(Cebecioğlu: 681). Tarikat sırrını, tasavvuf sistemine yabancı kişilere söylemek sakıncalıdır. Zira bu terminolojiyi bilmeyen bir kişi yanlış anlamlar çıkarabilir. Nitekim sûfiler, “sırrımı düğmem bilse çıkarır atarım” veya “ne \düşündüğümü şapkam bilse başımdan çıkarır atarım.” demişlerdir. (Kuşeyri: 184).

Akşemseddin'e göre bu derecede kul, ne dünya, ne de ahiret kaygısındadır. Tek gayesi, Allah rızası ve O'na ulaşma arzusudur. O'nun dışındaki kaygılar boş olmuştur. (Akşemseddin: 125).

e) Can Kulluğu

Can, Farsça gönül, ruh gibi manalara gelir. Kabul olunmak üzere gelen yeni dervişlere Mevlevîler “can” derler. Akşemseddin'in kulluk mertebeleri içinde kullandığı, en üst derece olan can kulluğu mertebesindeki 'can' kavramı; yürekten, içten, gönülden yapılan kulluk manasında kullanılmaktadır. (Cebecioğlu: 169).

Sûfiler, kalp kırmayı, Kabe'yi yıkmaktan daha büyük günah olarak görmüşlerdir. Rahmet Peygamberi Efendimiz Hz. Muhammed (s.) tüm mahlukata ve tüm alemlere rahmet olarak gönderilmiş ve kim olursa olsun, hangi ırka mensup olursa olsun, toplumun hangi tabakasından olursa olsun insanoğluna da insanlık izzet ve onuru dolayısıyla en güzel şekilde muamele etmiştir. Kimsenin gönlünü incitmemeye dikkat etmiştir.

Peygamberimizin incitmeme sünneti yani başkasını kırma, ağır konuşma, el ve dil ile eza cefa verememeyi çok anlatılır.  Konuyla ilgili Efendimizin “Müslüman, (diğer) Müslümanların elinden ve dilinden selamette olduğu kişidir”.(Buhari, İman, 4) hadisi çokça zikredililir. Hiç şüphesiz, incitmek, kul hakkıyla direkt alâkalı olduğu için, bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. İncitmemeye katlanmak bu bakımdan önemli olduğu kadar, incitilmeye katlanmak da farklı bir cepheden daha hassas bir öneme sahiptir.

Evet gönül, sırça gibi kırılgandır ve tamiri güçtür:

Kılıç yaraları zamanla iyileşir.

Ama dil yarası asla iyileşmez.

Gönül kırarak kılınan namaz kişiye fayda vermeyeceği gibi; kalp kırarak, inciterek türlü meşakkatlerle varılan haccın da kişiye faydası olmayacaktır.

“Ak sakallı pîr hoca

Bilemez hâli nice

Emek yimesün hacca

Bir gönül yıkar ise” (Tatçı, 1997: 386)

Bu nedenle Yunus Emre bir gönle girmeyi, gönül almayı bin kez hacca varmaktan daha kıymetli görmüştür. Bu Yunus Emre ve sufilerin insana verdiği değeri ortaya koyman için kafidir. O şöyle demektedir:

“Yunus Emre der hoca

Gerekse var bin hacca

Hepsinden de eyice

Bir gönüle girmektir.” (Tatçı, 1997: 386)

Sûfilere göre insanın kalbi arşu'r-Rahman'dır. Kalp nazargah-ı ilahidir. Gönül almak Allah'ın rahmet ve muhabbetine vesile olduğu gibi; gönül yıkan ise şüphesiz iki cihanda en bahtsız kişidir. Yunus Emre bunu şu dizelerle ifade eder:

“Gönül Çalab'ın tahtı

Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı

Her kim gönül yıkar ise”

Sûfiler kafir bile olsa bir insanı incitmemenin Sünnet-i Nebî olduğunu bildirmişlerdir. Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi'nin şu cümlesi bu durumu çok güzel bir şekilde ifade etmektedir: “Sünnet imiş kafir bolsa berme âzar.”(Yesevi, 2000: 20; Tosun, 2012: 82)

Bu durumu Abdülkadir-i Geylânî şöyle ifade eder: “Ne kendine ne de başkalarına haksızlık etme. Çünkü haksızlık dünya ve ahirette karanlık demektir. Haksızlık ve zülüm kalbi, yüzü ve amel defterini karartır. Ne haksızlık et, ne de haksız kimselere yardımcı ol...Yapabiliyorsan gördüğün haksızlığa katlan ama sakın ha haksızlık eden taraf olma; ezil ama ezme. Allah mazlumlara yardım eder. Peygamber Efendimiz (sav.)'in “Bir kimse haksızlık görür de Allah'tan başka bir yardımcı bulamazsa Allah (cc.) “Sana er ya da geç mutlaka yardım göndereceğim” buyurur.” Hadisini zikreden Abdülkadir-i Geylani, sabredenin, yardım göreceğini yükseleceğini ve izzet bulacağını ifade eder. (Geylani, 2010: 165).

İncinmeyen İnsan

Bütün bunların da ötesinde kırılan ve incinen insanın tamammül gösterip affetmesi, incinmemişlik muamelesi göstermesi çok yüce bir ahlâk-ı Muhammedîdir.   Bu derecede kul müşahede makamına ermek üzere tüm varlığından vazgeçer.

Akşemseddin'e göre en üst seviyede ki makâm Allah'ı görme (müşahede) makamıdır. Bu makama rical olanlar hatta kutbiyyet sırrına mazhar olanlar erer. Bu durumdaki kul, Hz. Peygamber'in ahlâkıyla ahlâklanıp onun zâtından Allah'ın zâtına bakar. “Bana uyun ki Allah sizi sevsin.” (Al-i İmran, 3/35) sırrı tecelli eder. Zat tecellisi Hz. Musa'yı yere yıktığı gibi, kullara da aynı etkiyi yapar, bu durumda akıl baştan gider, meczûb-ı tam olur, sosyal hayatı biter. Bu da mürşidler tarafından makbul görülmez, zira akıl mutlak lazımdır. İşte bu yüzden Hz. Peygamber(s.)'in zatından, Allah (c.)'ın Zâtına bakmak, Allah(c.)'ın zatını müşâhede etmek gerekir. (Akşemseddin, 125).

Akşemseddin'e göre kendisinde makamlar hâsıl olmasını isteyen kişi, çeşitli ibadetlerin zahmetine katlanmalıdır; “Her kim dilerse ki ona makâmât hâsıl ola, vacibdir ki dürlü dürlü ibadetler zahmetine sabr eyleye. Nitekim Hakk Teâlâ ayıttı ki; 'Müdavemet eyle yolunda ibadetler mücahedesine'(Meryem, 19/65) ki mücahede müşahede artırır. Ulaşmaz seyredici, gerçek muhibbi Hakk Teâlâ ululuğu perdelerine. Müştak oluben Hakk Teâlâ'nın cemaline illâ şundan sonraki; geçe, düşvar akabelerden pes vusûl hâsıl olmaz. İllâ incinmekle. İncinmesi çok olanın vuslatı safası çok olur. Bundan ötürüdür ki, Peygamber ayıttı ki; 'Hiç bir Peygamber benim incidildiğim kadar incidilmedi.” (Akşemseddin, 125). Bu ifadelerin ışığında diyebiliriz ki ibadetlerin zahmetlerine katlanmak ve sabır göstermek, incinmeme sünnetine sarılmak vuslat yolunda ilerleme kaydeden salik için elzemdir.

Akşemseddin'in beş başlıkta kategorize ettiği her bir kulluk basamağı, ayrı ayrı zorluklar içermekte, ve bunlara sabır da kula makam kazandırmaktadır.  Çünkü yine onun değerlendirmelerine göre Hakkın cemâline müşâhede ile aşık olanlar, bunun için çok ağır bedeller ödemeli, O'na kavuşmak için zorluklara katlanmalıdır; “İncinmesi çok olanın vuslatı safası çok olur.!” 

Hz. Peygamber (s.) de Tâif'te kendine yapılan saldırılar karşısında tahammül gösterip incinmemiş, hemen ardından mirac hadisesi vuku bulmuş ve o gece muştak olduğu Rabbının vuslatına ermiştir.

Yine Mekke fethinde, daha önce kendisini ve mü'minleri çok inciten çok hemşerilerine; size kardeşim Yusuf'un dediği gibi: “Bugün başa kakma yoktur size, Allah sizi affetsin”.(Yusuf, 12/92) diyerek yüksek bir ahlak sergilemiştir.

Akşemseddin de Allah'la vuslatı yani can kulluğunu isteyenlere incitilmeye tahammül sünnetini tavsiye etmektedir. Ona göre bu sünneti ifa edenler kendi iç âlemlerinde kabiliyetleri ölçüsünde mi'rac eder ve sonunda Ebedi Sevgili'yle vuslat şerefine ererler.

KAYNAKÇA

Asım Efendi.  (1305). Kâmus Tercümesi. c. I-IV, İstanbul.

Ayverdi, Sâmiha, (1953). “Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih”, 13, İstanbul Fethi Derneği Neşriyatı, sayı: 19

Cebecioğlu, Ethem. (2001). “Akşemseddin'de Bazı Tasavvufi Kavramlar-I”. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 42,  77-95.

Cebecioğlu, Ethem. (1995). “Akşemseddin”. Sahabeden Günümüze Allah Dostları. (Der.) 7: 384-396.

Cürcani, Ş. (1300). Ta'rifat, İstanbul: Ahmet Kamil Matbaası.

Enisi, H. (t.y.) Menâkıb-ı Akşeyh, Ankara: Milli Kütüphane, İbni Sina Kitaplığı. A.1217/14,

Geylani, A. (2010). el-Fethu'r-Rabbânî Alemlerin Anahtarı, çev.: Osman Güman,  İstanbul: Gelenek yay.

İbn Manzur. (1388/1968). Lisanü'l- Arab. Beyrut: Darü'l Maarif Neşri.

Izutsu, T. ( 2003). İslam'da Varlık Düşüncesi, Çev., İbrahim Kalın. İstanbul: İnsan Yay.

Kâşânî, A. (2004). Tasavvuf Sözlüğü, İstanbul: İz Yayıncılık.

Kuşeyrî, A.(2003). Kuşeyrî Risalesi. Çev., Ali Arslan. Ankara: Alperen Yay.

Nalbantoğlu, M. (t.y.). “Akşemseddin'in Hayatı ve Eserleri”. Akşemseddin Sempozyumu Bildirileri. Ankara: AkşemseddinVakfı Yay.

Olguner, F. (t.y.), “Türk İslam Medeniyeti İçinde Akşemseddin'in Yeri”, Akşemseddin Sempozyumu Bildirileri. Ankara: AkşemseddinVakfı Yay.

Sühreverdi, Ş. (t.y.). Avârifü'l- Maarif. Süleymaniye Kütüphanesi, Nafiz Paşa Kitaplığı, No: 428.

Şanlı, M. (1980). Akşemseddin Hazretleri'nin Hayatı. Yayınlanmamış Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Tahir, BM. (1333). Osmanlı Müellifleri. İstanbul: Matbaa-ı Amire.

Tosun, N. (2012). Derviş Keşkülü (Tasavvuf ve Dergah Kültürü), İstanbul: Erkam Yay.

Uludağ, S. (2001). Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kabalcı Y.

Uludağ, S. (2001). “Kalb”, İstanbul: Diyanet Vakfı Y.

Yesevi, A. (2000). Divan-ı Hikmet, İntişarat-ı Beyne'l-mileli'yi el-Hüdâ.

Yurt, Ali İ. (1972). Fatih'in Hocası Akşemseddin Hayatı ve Eserleri. İstanbul: Fatih Y.

Yücel, A. (1994). Akşemseddin'in Eserlerinin Dinî-Tasavvufi Açıdan Tahlili, Yayınlanmamış doktora tezi,   Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Ankara.


 

[1] Bu yazı “Ekev Akademi Dergisi” 2010, sayı: 43'te yayınlanan “Akşemdeddin'de Kulluk Kategorileri” başlıklı makalenin, bazı gözden geçirmeler ve düzeltmeler yapılmış şeklidir.

Yazar: Vahit GÖKTAŞ
http://akademik.semazen.net/ sitesinden 19.10.2018 tarihinde yazdırılmıştır.