Mevlâna’nın Mesnevî’sinde Avcı Metaforu

Mevlâna"nın Mesnevî"sinde Avcı Metaforu

 

Özet

Fiziksel dünyanın ötesinde metafizik bir âlemi ve insanın zahirinden çok iç dünyasını (manevi / ruhi yapısını) kendine temel konu edinen tasavvuf düşüncesi ve edebiyatı alanında, soyut manaları ifade etmek için metaforik anlatım biçimine sıkça başvurulduğu görülmektedir. Bu bağlamda tasavvuf düşüncesinde “avcı” metaforu, genellikle “nefs, ruh, akıl, arif, âşık” gibi manaları ifade etmek üzere kullanılmıştır. Biz bu çalışmamızda, “Acaba Mevlâna, Mesnevî"sinde “avcı” metaforunu hangi anlamlarda kullanmıştır?” temel sorusunun cevaplarını aramaktayız. Bu yönüyle çalışmamız, Mevlâna"nın kullandığı dilin inceliklerinin daha iyi anlaşılabilmesi noktasında katkı sağlamayı hedeflemektedir.

Anahtar Kelimeler: Rumî, Mevlâna, Mesnevî, avcı, nefs, mürit, âşık.

 

Metaphor of Hunter in Mawlânâ"s Mathna

Abstract

It is seen that to be referred to metaphorical way of expression very often to express abstract meanings in the fields of Islamic mystic thought and its literature also which deal with as a basic theme a metaphysical universe beyond the physical world and internal universe of man (spiritual/psychological structure of man) rather than his external/outward structure. In this context metaphor of hunter was used in Islamic mystic thought generally to express meanings such as self (one"s desires) / spirit / reason / lover. In our study we are going to seek answers of this basic question: “I wonder Mawlânâ had used metaphor of hunter in his Mathnawî in which meaning?” Our study is aiming to make a contribution to be understood well better refinements of language which Mawlânâ used.

Key Words: Rümî, Mawlânâ, Mathnawî, hunter, self/one"s desires, disciple, lover.

 

Giriş

Asıl konuya girmeden önce, av ve avcı kelimelerinin gerçek anlamıyla sözlükte, Kur"an-ı Kerim"de, hadis-i şeriflerde, İslam düşüncesinde ve tasavvufta nasıl geçtiğine kısaca göz atmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Sözlükte: “Av avlayan kimse; iyi atış yapan, nişancı; başka hayvanları yakalayan hayvan; bir şeyin peşine düşüp ısrarla takip ederek hedefine ulaşan, maksadını elde eden kişi” (Doğan, 1996: 85) anlamlarına gelen avcı, tasavvufta metaforik olarak “insan ruhu, akıl, ârif, âşık ve maşuk” gibi manaları ifade etmek üzere kullanılan bir terimdir.

Kur"an-ı Kerim"de bir yerde geçen avcı kelimesi, avda yardımcı olsun diye eğitilip yetiştirilen av köpeği ve kuş gibi avcı hayvanları anlatmak için kullanılmıştır: “Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır. Allah"ın size öğrettiğinden öğretip (eğiterek) avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yiyin ve üzerine Allah"ın adını anın (Besmele çekin)! Allah"tan korkun! Allah"ın hesabı pek çabuktur.” (Mâide, 5/4). Kur"an"da, avcılık ile ilgili hükümlerin yer aldı-ğı Mâide suresindeki ayetlerde, deniz ve kara avcılığı helâl kılınmakla birlikte, sadece hac ve umre sırasında ihramlı iken avlanmak yasaklanmıştır (Bk. Mâide, 5/1-2, 95-96). Hatta; “…Allah sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avlanma ile (onu yasak ederek) dener ki, gizlide (kimsenin görmediği yerde, gerçekten) kendisinden kimin korktuğu ortaya çıksın…” (Mâide, 5/94) buyrularak, böyle zamanlarda avcılığın, insan için bir sınamaya dönüşebileceği ifade edilmektedir.

Hz. Muhammed"in (s.a.v.) söz, fiil ve takrirlerinin derlendiği hadis kitaplarının “av ve avlanma” bölümlerine göz gezdirildiğinde de genel olarak, -besmele çekerek göndermek kaydıyla- eğitilmiş av köpekleri ve kuşların avladıklarının; keskin bir av aletiyle öldürülen avın; denizden avlanan ve denizin kenara atması suretiyle susuz kalıp ölen deniz ürünlerinin yenebileceğinin ifade edildiği görülmektedir.

Avcı kelimesinin metaforik anlamlara büründüğü örneklere, İslam düşüncesi ve tasavvuf alanlarındaki çeşitli eserlerde rastlamak mümkündür. Bunlara sadece birkaç misal vermekle yetineceğiz: İbn Miskeveyh (öl. 932/1030), bir bütün olarak insanı anlatmak üzere geliştirdiği "üç nefs" teorisinde (İbn Miskeveyh, 1983: 54-55) insan ruhunu ifade etmek için avcı metaforuna (Keklik, 1990: 87) başvurmuştur. Gazzâlî (öl. 505/1111) de aklı, atı ve köpeği bulunan bir avcıya benzetir. Şehvet, bu avcının atı, gazap da köpeği konumundadır. Eğer avcı maharetli ve atı ile köpeği de eğitilmiş ise, av başarıyla sonuçlanır. Yok, eğer avcı beceriksizin biri, atı ve köpeği de eğitimsiz ise avlanmak şöyle dursun, bu avcı her an felaketlerle burun buruna kalır. Burada avcının beceriksizliği, insanın cehaletine ve basiretsizliğine; atın terbiye edilmemiş olması, başta mide ve ferc olmak üzere kişinin şehvetinin azgınlığına; köpeğin eğitimsiz olması da gazap dürtüsünün kötülük tarafının kişide ağır basmasına işarettir (Gazzâlî, 2002: 83-85).

Kendilerine “Elmalı erenleri” adını verdiğimiz,1 Vâhib-i Ümmî (öl. 1004/1595), Eroğlu Nûri (öl. 1012/1603), Sinân-ı Ümmî (öl. 1067/1657) ve Niyâzî-i Mısrî (öl. 1105/1694) gibi sûfîlerde ise avcı, başlıca şu metaforik anlamları içermektedir:2 Maddi ve manevi her türlü eziyet ve cefaya katlanarak meşakkatli yollardan geçen ve bu arada ilim ve irfan avları avlayan (Sinân-ı Ümmî, 95/12)3, sonunda da Hakk"a eren âşık / ârif (Sinân-ı Ümmî, 16/5):

Saldın şikâra hod beni, avım alıp bulam seni

Bağladı dünyâ-yı denî, lutf eyle açıver yolum (Niyâzî-i Mısrî, 114/5)

Bu, gizli bir avdır (Vâhib-i Ümmî, 315/72) ve neticede âşık, istediğini elde etmiştir:

Vechini buldum senin, avım şikârım var benim

Şüphesiz yoktur bezim, gizli bâzârım var benim (Vâhib-i Ümmî, 309/1)

Mevlâna ve diğer mutasavvıfların metaforik bir dil kullanmaları, söylemlerinin sıradanlıktan kurtarılması ve insanlardan her bir zümreye kendi anlayış güçlerince hitabı bir öğretim yöntemi olarak benimsemelerinden kaynaklanmaktadır. Düz ve yalın anlatılan herhangi bir meselin sonsuza dek söylem gücünü koruması mümkün değildir. Bundan dolayı büyük anlatılar, edebî şaheserler, dilin muntazam ve mükemmel kalıplarda yansımasını sağlayan hitabet ve metin türleri, hep bu türden metafor vb. edebî söz sanatlarına dayalı bir ifade tarzını tercih ederler. Mevlâna ve diğer sûfîlerin metaforlara başvurmalarının ve dili estetik bağlamda kullanmalarının arka planında, bu “daimîliği gözeten / eskimeyen” hitap ve öğretinin canlı tutulması amacı yatmaktadır.4

Bu kısa girişten sonra, “Acaba Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî"sinde “avcı” metaforunu hangi anlamlarda kullanmıştır?” sorusunun yanıtlarını aramaya geçebiliriz. Her şeyden önce belirtelim ki; konuyu sunarken, “sefaletten asalete” doğru tedricî bir anlatım yolu deneyeceğiz. Böylece avcı metaforu çerçevesinde, insan denen varlığın, eğer isterse en aşağılık noktadan en yüce mertebelere yükselebilme potansiyeline nasıl sahip olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.

1. Nefs

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî"de anlattığı temsilî bir sahnede, insan nefsini, kuşlara fark edilmeden onları avlamak için arazi şartlarına uygun kamuflaj yapıp pusuya yatan usta bir avcıya benzetir:

       “Bir avcı, kuşlar kendisini ot sansınlar diye otlara, çimenlere bürünmüş, başına da külah gibi gül ve laleler koymuştu. Akıllı bir kuş, “Ben bu çeşit çayır, çimen görmedim; bu insan olsa gerek” diye on-dan bir koku almıştı; ama tam değil. Çünkü bu ilk şüphesi, kesin değildi; ikinci şüphesi daha kati oldu: Yani, “Hayır, hayır” dedi; “herhalde çayır, çimen olmalı.” Bu şüphe, hırs ve tamahtan gelmişti. Hırs ve tamah, hele ihtiyaç ve yoksulluk zamanı pek müşküldür. Peygamber (s.a.v.), “Az kaldı, yoksulluk küfür oluyordu” demiştir.”

(Mevlâna, 1990: VI/37-38).

Metinde geçen hırs ve tamah, nefsin, yani “sürekli kötülüğü emredici” (Yûsuf, 12/53) olan nefs-i emmârenin en belirgin özelliklerinden ikisidir. İşte nefs, tıpkı kuşları avlamak için arazi şartlarına uygun kamuflaj yapan usta bir avcı gibi, pusuya yatmış avını beklemektedir. Bunun, avcının bir tuzağı olabileceğinden şüphelenen kuşun tereddütlerini gidermek için nefs, hırs ve tamah silahlarını kullanarak kuşu alt etmiş ve avını yakalamayı başarmıştır.

Nefsin bir başka temel niteliği olan şehvet duygusunu da, dağ keçisini tuzağa düşüren avcının en büyük kozu olarak değerlendiren Mevlâna, manzarayı şöyle tasvir eder:

       “Dağ keçisi, yüce dağ başlarında yiyecek arar, hiçbir zarara uğramadan koşar durur. / Yiyecek bulmak, yayılmak üzereyken ansızın feleğin sınaması gelir çatar. / Öbür dağa bakar, orada bir dişi dağ keçisi görür. / Derhal gözleri kararır. Bu dağdan ta o dağa sıçramak ister. / Dişi keçinin bulunduğu dağ, ona o kadar yakın görünür ki, oraya sıçramak, ev kapısının etrafında koşup dolanmak kadar kolay gelir. / Binlerce arşın yol, ona iki arşınlık bir mesafe gibi görünür, o sarhoşlukla sıçramak ister. / Sıçrayınca da iki amansız dağın arasındaki çukura düşüverir. / O avcılardan dağa kaçmıştı; kaçıp sığındığı yer, kanını döker. / Avcılarsa o iki dağ arasındaki yarda oturmuş, bu azametli kaza ve kaderin zuhurunu beklemekteler. / Dağ keçisi, ekseriyetle böyle avlanır. Yoksa bu hayvan, pek yürük, pek çeviktir, düşmanını sezer, anlar. / Rüstem"in kellesi, kulağı yerindedir, sakallı, bıyıklı bir adamdır. Ama ayağını tutup onu kafese sokan tuzak, şehvettir. / Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil, bu sarhoşluğu, devede seyret!”

(Mevlâna, 1990: III/65-66).

Mevlâna, nefsin arzusunu, dağ keçisi metaforuyla veciz bir şekilde anlatır. Dağ keçisinin, dişisini karşı tepede görüp arzulaması sonucunda, karşı tepenin uzaklığını ölçüp biçmeden ve düşüncesizce atlaması, aslında nefsin arzuladığı nesneye karşı aklı ve muvazeneyi terk edip hayvanî dürtülerle hareket etmesini sembolize eder. Nefs, aklın ve iradenin kontrolünden kurtulunca, hayvanî (saldırgan, atılgan, tahakküm edici vb.) dürtülerle kendini belirginleştirir. Nefsin kontrolsüz ve dengesiz atak halleri sonucunda telafisi imkansız acılar ve bedbahtlıklar ortaya çıkar. Nefsin bedbahtlığı, onun temsil ettiği insanın da felaketi olur.

Hz. Mevlâna, başka bir yerde de nefsi, dünya kuyusunun dibinde mahpus kalan aslan konumundaki insanı oraya düşüren ve buradaki hapis hayatının sürmesine sebep olan aslan avcısı bir tavşana benzetir. Bu örnekte, ormanlar kralı aslanı çeşitli kandırmacalarla dünya kuyusunun içine düşürüp mahpus bırakan, onu kahr u perişan eden ve böylelikle koskoca aslanı avlayan tavşan, insan nefsini temsil etmektedir (Mevlâna, 1990: I/108).

Burada Mevlâna, aslında avcı olan aslanın, tavşanın tuzağına düşerek av olmasını anlatırken de nefsin bu gemlenemez hayvanî delişmenliğinin kötü sonuçlarına dikkat çeker. Ancak, bu ve benzeri örneklerdeki unsurlar farklı olsa da temel vurgu, nefsin, aklın ve iradenin kontrolünden uzak hayvanî insiyakla hareketinin olumsuz neticeleri üzerinedir.

 

2. Şeytan ve Şeytanlaşmış Kişi

Mevlâna, insana karşı kurmuş olduğu hile ve tuzaklarıyla birlikte tasvir ettiği şeytanı, Mesnevî"nin bir bölümünde şöyle anlatır:

“Bir bak da (şeytanın) hilebazlığını anla! Öyle bir ulu (Hz. Âdem) bile, onun hilesi yüzünden saçını, sakalını yoldu. / Ey balçığa tapanlar! Onun şerrinden amanın aman! Onun kafasına “Lâ havle!” kılıcını vurmaya bakın! / Pusudan sizi görüp durur; fakat siz onu görmezsiniz, gaflet etmeyin sakın! / Avcı, daima taneler saçar; saçtığı taneler görünür de yapacağı kötülük görünmez. / Nerede tane görürsen, sakın oradan! Sakın da tuzağa düşme; kolun, kanadın bağlanmasın! / Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. / Ona kani olduğundan, tuzaktan kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu kanadı bağlanmaz.”

(Mevlâna, 1990: III/232).

Nasıl ki, avcının saçtığı yemlere aldanarak ondan yemeye kalkan kuşlar onun tuzağına düşerlerse, tıpkı onun gibi, şeytanın aldatmak üzere ortalığa saçtığı yemlere (hilelere) aldananlar da onun tuzağına kolaylıkla düşerler. Avcı şeytanın yemlerinden kendini uzak tutabilenler ise, Cenâb-ı Hakk"ın uçsuz bucaksız, hilesiz tuzaksız rahmet ve merhamet ovasında, tam bir güven ve emniyet içerisinde, hiç ummadıkları tarzda sayısız maddi ve manevi rızıklarla nimetlenirler.

Şeytan, bizzat kendisi insana karşı çeşitli hile ve tuzaklar kurabileceği gibi, bunun için güdümüne aldığı "insan şeytanları"ndan (bk. Nâs, 114/1-6) da istifade edebilir. Bu konuda Hz. Mevlâna şöyle der:

“Nice insan suratlı şeytanlar vardır. Onun için, her ele el vermek uygun değildir. / Kuş tutan avcı, kuşu avlamak için ıslık çalar, ötme taklidi yapar. / Aşağılık kişi, dervişlerin sözlerini, bir selim kalpli kişiye afsun okumak, onu afsunlamak için çalar. / Erlerin huyu, açıklık ve sıcaklıktır; aşağılıkların işi, hile ve utanmazlıktır.”

(Mevlâna, 1990: I/25-26).

O halde, kuşu avlamak için türlü türlü ötme taklitleri yapan, ıslık çalan avcının ötüşlerine aldanmamak lazımdır. Yani, kurtuluş için; kötülüğe / şerre / isyana / günaha / hakka davet ettiğini iddia ettiği halde gerçekte batıla çağıran insan şeytanlarına kulak asmamak, onun büyülü sözlerine kanmamak; aksine, hakiki erlerin / Allah dostlarının yoluna girmek gerekmektedir.

Bilindiği gibi Kur"an-ı Kerim, insanı helake götüren etkenler olarak nefs, şeytan, heva ve hevesten bahseder. Heva ve heves, insanın varoluş gerçeğini unutarak, sadece dünyevi çekim alanının içinde kendini sınırlandırması ve kendinin hakikatini unutmasına vesile olur. Kendini bilmeyen insan, hayvanî ve şehevi duyguların esiri olur. Heva ve heves, Kur"an"da sözü edilen diğer pek çok olumsuz huy ve davranışlara da zemin teşkil eder. Heva ve hevesin tetikleyici özelliği sayesinde şeytan, gemlenemez dünyevi arzuların istilasıyla nefis sahibi insanı saptırır. İşte burada şeytan, insanı av olarak gören avcı konumundadır. Nefsi çeldiren ve Hak yoldan saptıran şeytanın, ayrıca dünyada insanlar arasında yoldaşları da vardır. İşte bu şeytan yoldaşları, insanın saptırılması konusunda şeytanla işbirliği kurarlar. Şeytan ve işbirlikçilerinin temel silahı, hile ve hayasızlıktır. Şeytan için nefs, avlanması gereken bir av ise, avcının avını yakalayabilmesi için çeşitli kandırmacalar ve aldatmacalar içine girmesi doğaldır. İşte şeytan da bunları yapar. Hz. Mevlâna bu durumu, yukarıdaki örnekte de görüldüğü üzere, “kuşu avlamak için çeşitli kuş taklitleri yapan avcı”ya benzeterek izah eder. Islık çalan, ötme taklidi yapan avcının ıslığına ve ötüşüne asla kanmamak gerektiğini verdiği derste anlatır.

 

3. Allah"tan Başka Varlıklara Bağlanan ve Davet Eden Kişi

3.1. Dünyaya ve Dünyalıklara Taparcasına Bağlanan Kişi

Hz. Mevlâna, dünyaya ve dünyalıklara taparcasına bağlanan kişileri, duvarda yansıyan güneş ışığının gerçek kaynağını araştırmaksızın duvarın güzelliğine vurulan kimseye benzetir:

“Dünyaya âşık olan kişi, duvardaki güneş ışığının nereden geldiğini araştırmayıp, duvara âşık olan kimse gibidir. Duvardaki güneş ışığı, duvarın parlaklığından değil, dördüncü gökteki güneş yuvarlağındandır. Şüphesiz, duvara gönül veren, ona âşık olan, güneşin ışığı güneşe kavuşunca ebediyen hüsranda kalır.” 

(Mevlâna, 2000: Nahîfî Terc., I/689).

Demek ki, sonunda hüsrana uğramamak için, duvara yansıyan ışık hükmündeki bu gelip geçici dünya hayatına ve dünyalıklara gönül vermemek; bunun yerine, oraya yansıyan ışığın asıl kaynağı olarak, “göklerin ve yerin nuru” (Nur, 24/35) olan Cenâb-ı Hakk"ı bilmek gerekmektedir.

Mevlâna Celâleddîn, ışığın kaynağına değil de onun yansımasına kapılanları, Mesnevî"nin bir başka yerinde, “gölge avlamaya kalkışan avcı” istiaresiyle anlatmaktadır:

“(O), gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge ona sermaye olur mu? / Adam kuşun gölgesini sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalında ona şaşmakta ve: / “Bu akılsız adam neye seviniyor ki?” demekte. İşte sana batıl, işte sana çürümüş sebep!”

(Mevlâna, 1990: I/225-226).

Görüldüğü gibi Hz. Mevlâna, dünyaya taparcasına bağlanan kişiyi, daha önce Platon"un kullandığı mağara istiaresini hatırlatan “duvardaki güneş ışığının nereden geldiğini araştırmayıp duvara âşık olan kişi” benzetmesiyle anlatmaktadır. Güneşin ışığı çekilince, ortada karanlık bir duvar kalacaktır. Burada insan için elde edilen sonuç, hüsrandan başka bir şey değildir. Demek ki, göklerdeki ve yerdeki bütün gelip geçici varlıkların ışığı / nuru olan, asla sönmeyen asıl kaynağı görmek gerekmektedir. Aksi takdirde, duvara gönül veren, asıl ışık kaynağının ışığını çekmesiyle, kapkaranlık bir duvarla başbaşa kalacaktır.

 

3.2. Dünyalıklara / Ağyara / Mâsivâya Davet Eden Kişi

Avlayacağı kuşu yakalamak için kuş gibi öten, ıslık çalan avcı metaforunu, bu kez “Allah"ın dışındaki şeylere / dünyalıklara / ağyara / mâsivâya davet eden kişi”yi tasvir için kullanan Hz. Mevlâna, bu tür kimselerin çağrıları karşısında muhataplarına tedbirli ve ihtiyatlı olmayı salık vermektedir:

“İhtiyat ona derler ki; seni [dünyalıklara / ağyara / mâsivâya] davet ettiler mi, “Bunlar, benim sarhoşum, bunlar benim dostum, beni seviyorlar, beni istiyorlar” demeyesin. / Davetlerini, kuşlara çalınan ıslık bil! Avcı, pusuda gizlidir de kuş gibi öter durur. / Önüne de “seslenen, öten, çığıran budur” zannını vermek için bir ölü kuş koymuş. / Kuşlar, onu kendi cinsinden sanıp toplanırlar. O da onların derilerini yüzer. / Ancak Allah hangi kuşa ihtiyat ve tedbir duygusu vermişse, o kuş o taneye, o tuzağa aldanıp gelmez. İhtiyatsızlık, tedbirsizlik, pişmanlıktan ibarettir…”

(Mevlâna, 1990: III/19).

Sadece, önüne atılan yemin tuzak olabileceğini düşünerek ihtiyatlı ve tedbirli davranan kuşlar; pusuya yatıp ıslık çalan, kuş gibi öten, hatta ortaya bir de ölü kuş koyan avcıya avlanmaktan kurtulabilirler. Öyleyse sonunda pişman olmamak için, Allah"ın dışındaki her türlü mâsivâ ve dünyalık çağrısının büyüsüne kapılmamak lazımdır. Aksi takdirde, avcının tuzağına düşen dağ keçisinin akıbetine uğramak kaçınılmaz olacaktır:

“Sahranın yüzü dümdüz ve geniştir; ama her adımda bir tuzak var; küstahça koşmayı bırak! / Dağ keçisi “Nerede tuzak?” diye koşar; fakat yürüdü mü tuzağa düşer, boğazından yakalanır. / “Nerede tuzak?” diyordun ya, işte buracıkta, bak da gör! Ovayı gördün; ama tuzağı görmedin. / A şaşkın, çayırlıkta tuzak, pusu ve avcı olmadıkça kuyruk mu olur? / Bu yere küstahça gelenlerin kemiklerini, kellelerini gör! / Ey seçilmiş kişi, mezarlığa var da onların kemiklerine, başlarından geçenleri sor! / O kör sarhoşlara bak da aldanış kuyusuna baş aşağı nasıl düştüler, açıkça gör! / Gözün varsa körcesine gelme, gözün yoksa eline bir sopa al! / Tedbir ve ihtiyat sopan yoksa bir gözlüyü kılavuz edin! / Tedbir ve ihtiyat sopan yoksa kılavuzsuz her yolun başında durma! / Körün adım atması gibi ihtiyatla adım at da ayağın kuyudan da kurtulsun, köpekten de. / Kör, bir kazaya uğramayayım diye, titreye titreye, korkarak, ihtiyatlı adım atar.”

(Mevlâna, 1990: III/22-23).

4. Sahte Şeyh / Müteşeyyih / Şeyh Taslağı

Bir başka yerde de, avlayacağı kuşu tuzağa düşürmek için kuş gibi öten avcı metaforunu, gerçekten şeyh olmadığı halde şeyhlik iddiasında bulunan sahte şeyh / müteşeyyih ve şeyh taslakları için kullanan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, bu kişilerin sözlerine kanmamak ve hakiki Allah dostlarını arayıp bulmak gerektiğini, bakınız, nasıl anlatıyor:

“Her aşağılık kişi Dâvudluk davasına kalkışır. Anlamayan kişiler de ona yapışır. / Ahmak kuş, avcıdan kuş sesi duyar da o tarafa uçar gider. / Dâvud olmadığı halde Dâvudluk davasına kalkışan, kendi malı olan şeyle başkasından naklettiği şeyi ayırt edemez, sapıktır o kişi. Kendine gel de manevi bir adam bile olsa kaç ondan! / Onun yanında, kurtulmuş kişiyle bağlı kişi birdir. “Kesin bilgiye eriştim” diye iddia etse de şüphededir. / Böyle adam, halk yanında zekâdan ibaret bile olsa, madem ki kendisinde bu anlayış, bu ayırt ediş yok, ahmaktır! / Kendine gel, ceylan, aslandan nasıl kaçarsa, ondan öyle kaç! Ey bilgili yiğit, sakın onun yanına koşma!”

(Mevlâna, 1990: III/208).

 

5. Mürit / Sûfî

Hakikaten Allah"a ermek isteyen (mürit) kimsenin, gerçek Allah dostlarını arayıp bulması gerektiğini, Allah dostlarıyla dost olmanın kişiyi Allah"a dostluk mertebesine yükselteceğini ifade eden Mevlâna, buradaki müridi, dostun yolunu gözleyen ve onu her türlü olumsuzluktan gözü gibi koruyan avcı metaforuyla izah etmiştir:

“Yalnızlıktan ümitsizliğe düşünce, güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir! / Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur. / Halvette oturup gözünü yuman da bunu yine dosttan öğrenmiştir. / Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil. / Akıl, başka bir akılla birleşti mi; nur artar, yol meydana çıkar. / Fakat nefis, bir başka nefisle sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir. / Ey avcı, dost senin gözündür. Onu çer çöpten arı tut! / Sakın dil süpürgesiyle ona toz kondurma! Göze tozu toprağı hediye götürme!

(Mevlâna, 1990: II/2-3).

Mesnevî"nin, avcı metaforuyla ilgili belki de en muhteşem benzetmesi, müridi/sûfîyi anlatırken kullandığı, avının peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp takip eden avcı figürüdür. Sûfî, tıpkı bir ceylanı avlamak için onun peşine düşen, onu yakalamak için ayak izlerini takip eden bir avcı gibidir. Fakat maharetli avcı, belli bir süre sonra o ceylanın misk kokusunu hissetmeye başlamalı ve onun ayak izlerini takip etmekten vazgeçmelidir. Çünkü ceylanın misk kokusu, avını yakalama konusunda artık ona ayak izlerinden daha kesin bilgi vermekte, onu avına çok daha çabuk yaklaştırmakta ve daha çok zevk vermektedir. Yani, elbette müride, mürşidinin ayak izlerinin peşine düşüp onu taklit etmek yol gösterir; fakat asıl maksat, belli bir mesafe kat ettikten sonra, artık âhunun misk kokusu mesabesindeki ilahî hikmet ve marifeti algılayıp sezebilme mertebesine erebilmektir. Zira marifet ve hikmet kokusunu takip ederek elde edilecek bir manevi makam, iz sürerek ulaşılacak yüz makamdan daha değerli ve zevklidir. Konuyu Hz. Mevlâna şöyle tasvir eder:

“Sûfînin defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi bembeyaz ve tertemiz bir gönüldür. / Âlimin azığı ve sermayesi, kaleminin eserleridir. Sûfînin azığı ve sermayesi nedir? Ayak izleri! / Sûfî; av peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer. / Bir müddet ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen âhudaki misk kokusu, yolu gösterir. / Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa, nihayet o adım atma ve o yol alma yüzünden muradına ulaşır. / Misk kokusunu duyup bir konak yol almak, iz izleyerek yüz konaklık yol almaktan, yüz konaklık yolu dönüp dolaşmaktan daha iyidir.”

(Mevlâna, 1990: II/13).

 

6. Âşık

Duyduğu ilahî hikmet ve marifet kokusunun verdiği haz, lezzet ve zevk sayesinde müritlik ve sûfîlikten âşıklığa yükselen Hak yolcusu, artık maşukundan gelen birtakım ilhamlara mazhardır. Hani o, maşukunu avlamak, onun rızasını kazanmak için türlü tedbirler alan bir avcı idi ya, işte şimdi, bu yüzden çeşitli sıkıntılara, dertlere düşmüştü. Avının izini bulmak için çeşitli çarelere başvuruyor, feryad u figan ediyor; fakat bir türlü onu bulamıyordu. Elbette maşuk, âşığına yol gösterip bir an önce kendisine kavuşturabilir; fakat vuslatın tadı, lezzeti ve zevki, yolda çekilen sıkıntı ve zahmetlerle eş değerdedir. Durumu Hz. Mevlâna şöyle özetliyor:

“Sen, benim avcım değil misin, beni aramıyor musun? Benim kulum, emrime tabi değil misin? / Bana kavuşmak için tedbirler kurmadasın. Benim ayrılığımla herkesten ayrılmış, beni arayıp durmaktasın; kimsesiz bir hale gelmişsin! / Dertlere düşmüş, izimi bulmak için çarelere başvurmuşsun. Dün senin yanık yanık âh ettiğini duydum. / Seni bekletmeksizin de kendime kavuşturmaya, sana yol gösterip kendime almaya kadirim ben. / Bu suretle bu devranın girdabından kurtulur, vuslat hazineme ayak basarsın. / Fakat varılan yerin tatlılığı, lezzetleri, seferde çekilen zahmetlerle ölçülür. / Ne kadar gurbet çeker, mihnetlere ve zahmetlere uğrarsan, şehrinden, akrabandan o derece lezzet alır, zevk bulursun!”

(Mevlâna, 1990: III/339-340).

 

7. Maşuk: Kendisine Âşık Olunan Hak Teâlâ

Bir âhuyu avlamak için yola çıkan avcı, onun misk kokusunu duyunca ona vurulmuş, ona bir tutku derecesinde bağlanmış, onu avlamak için türlü çilelere katlanmak zorunda kalmıştır. Yani, Hakk"a vuslat ümidiyle yola giren mürit/sûfî, Cenâb-ı Hak"tan gelen marifet ve hikmet kokuları ve il-hamlar yüzünden O"nun rızasını kazanmak, onun tarafından sevilmek sevdasına düşmüştür. Esasında başlangıçta onu avlamak için yola çıkan bir avcı idi; fakat neticede kendisi O"na av oldu, avcı ise O. Velhasıl, av ile avcı, âşık ile maşuk birbirinden fark edilemez olmuştur. Avlanan kim, avcı kim; âşık kim, maşuk kim; artık ayırt etmek çok zordur. Bu durumu Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî şöyle anlatıyor:

“Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk, umumiyetle kendi yolunda ölenin yolunda ölür. / Avcı, onları ansızın avlamak için kuşlara av olmaktadır. / Dilberler; âşıkları, canla, başla ararlar. Bütün maşuklar, âşıklara avlanmışlardır. / Kimi âşık görürsen, bil ki maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla birlikte, maşuk tarafından sevildiği cihette maşuktur da. / Susuzlar âlemde su ararlar; fakat su da cihanda susuzları aramaktadır.”

(Mevlâna, 1990: I/139).

Mademki durum böyledir; o halde, o eşsiz ustalıktaki hakiki avcının avcılığını görüp, artık avcılığı bırakma zamanı çoktan gelmiştir:

“Kalk, yaban eşeği avlayan Tanrı aslanlarını gör! Sen, neden kö-pek gibi hileyle kör avlamadasın? / Onlara yaban eşeği avlıyorlar dedim... Fakat yaban eşeği de nedir ki? Onlar sevgiliden başkasını avlamazlar... Hepsi de aslandır, aslan avcısıdır, nur sarhoşudur! / Avı ve padişahın avcılığını seyrederken hepsi de avlanmayı bırakmışlar, hayran olup can vermişlerdir! / O cinsten olan kuşları avlamak için avcılar nasıl ellerine ölü bir kuş alırlarsa, sevgili de onları eline almıştır. / O ölü kuş vuslat ve firkat arasında ihtiyarsız bir haldedir. “Kalp, Allah"ın iki parmağı arasındadır” hadisini okumadın mı? / Ölü kuşa avlanan, dikkat ederse görür ki padişaha avlanmıştır. / Bu ölü kuştan baş çeken, asla avcının elini bulamaz!”

(Mevlâna, 1990: IV/87).

En mükemmel avcının güzelliğini görüp avcılığı bırakabilmek için, duyu organlarıyla algılanabilir fiziksel dünyanın ötesini göremeyen akl-ı ma-âşı terk edip, metafizik âleme ait olguları kavrayabilen akl-ı maâd ile yol almak gerekmektedir. Burada Mevlâna"nın yetersiz gördüğü akıl, küllî akıl değil, cüzî akıldır. Küllî akıl (akl-ı maâd), “Allah"ın kudretinden ilk önce ortaya çıkan akıldır; hakikat-i Muhammediyye"dir.” (Cebecioğlu, 1997: 99). Fiziksel dünyanın ötesini, metafizik âlemi de kavrayabilen akıldır. Cüzî akıl (akl-ı maâş) ise, dünya işlerini ve tabiat âlemine ait meseleleri idrak eden, ancak tabiat ötesini kavrayamayan akıldır. Çeşitli düşünce kurallarına ve kalıplarına, kıyas ve mantık esaslarına gereksinim duyan bu akıl ile tanrısal konular gereği gibi bilinip kavranamaz. Esasında tek bir hakikatten ibaret olan akla, her iki yönelişi açısından, bu iki ayrı ad verilmiştir (Ulu-dağ, 1991: 97-98). Bakınız, Hz. Mevlâna, durumu bütün açıklığıyla ne güzel ifade ediyor:

“Akıl (akl-ı maâd) vardır, güneş gibi; akıl (akl-ı maâş) vardır, zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da. / Akıl vardır, bir sarhoş mumu gibi; akıl vardır, bir ateş kıvılcımı gibi. / O güneş gibi aklın önünden bulut kalktı mı, Allah"ın nurunu gören akıllar faydalanırlar. / Akl-ı cüzî, aklın adını kötüye çıkarmıştır. Dünya muradı, insanı muratsız bir hale getirmiştir. / O (küllî akıl), bir avdan avcının güzelliğini görmüştür. Bu (cüzî akıl) ise, avcılığa düşmüş, bu yüzden bir avın derdine uğramıştır.”

(Mevlâna, 1990: V/41).

Değerlendirme ve Sonuç

En başta belirttiğimiz ünlü İslam düşünürü İbn Miskeveyh"in insan ruhunu anlatmak için avcı metaforuna başvurması, bizde şu manaları çağrıştırmıştır: İnsan ruhu avcı ise ve avcının maddi platformda elde ettiği şey de helal kılınmış ise; benzer şekilde ruhun avı makamındaki akıl yürütme sonucunda elde edilecek şey de helaldir. O halde maddi zemindeki avın helalliğinin şartları, manevi alanda aklın çıkarımlarının meşruluğunu gerektirir.

Gazzâlî"nin aklı, atı ve köpeği bulunan bir avcıya benzetmesine gelince: Akıl yürütme, bizzat aklın kendi icra ettiği fonksiyonel zemine göre iki şekilde değerlendirilebilir: Pratik akıl ve teorik akıl olarak adlandırılan aklın fonksiyonel alanıyla ifade edilmek istenenler şunlardır:

Pratik akılla, gündelik hayatın genel karakteristiğini oluşturan dünyevi işleri, bedensel arzu ve şehevi istekleri yönlendirmeyi, arzu ve iştahları denetim altında tutmayı sağlayan aklın gücü kastedilir. Aklın dünyaya dönük olan bu parçası, insana eylemlerinde yol gösterir ve pratik bilgelik sağlar. Pratik bilgelik ise, insanlar için iyi ve kötü olan şeylerle ilgili olarak bir kural yardımıyla eylemde bulunma yeterliliği verir.

Teorik akıl, kendine değişmez, ezelî ve ebedî şeyleri konu alır. Varlığın ve bilginin ilk ilkelerini araştırır; “şeylerin niçin oldukları gibi oldukları”nı gösterir ve teoriler oluşturur. Aklın bizzat kendisi için istenen etkinlik, sophia yani teorik ya da felsefî bilgeliktir. Teorik ve pratik akıldan oluşan bir bütün olarak akıl, ruhun rasyonel parçasını oluşturur. Ruhun rasyonel tarafı, rasyonun bütünüyle intibak edemediği alanla ilgili, dilin sunduğu zengin ifade biçimine başvurur. Akıl, burada ince ve zevkli bir söylem geliştirir. Bu bağlamda Gazzâlî"nin aklı, atı ve köpeği bulunan bir avcıya benzetmesi, aklın fonksiyonlarını edebî bir tür içinde metafora dönüştürmesiyle mümkün olur. Şehveti avcının atı, gazabı da köpeği olarak düşünen Gazzâlî, atın gemlenmesi, yani kontrol altında tutulmasına telmihte bulunarak, yine her an saldırmaya hazır bir varlık olarak ele aldığı köpeği de aynı şekilde saldırmasını önleyecek bir muhafaza içinde bulundurulmasını ima ederek, yani bağlarla bağlanmış bir varlık olarak somutlaştırmak suretiyle, pratik aklın işlevine işarette bulunmuştur. Pratik akıl, ruhun ya da nefsin haddini / sınırlarını çizen bir görev üstlenmektedir. Nefsin şehevi gücünü ve terbiyesini ifade etmede kullanılan bu istiareler, nefsin potansiyelindeki gücü somutlaştırmak bakımından, nefsin hakikatine en uygun dilsel araçlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Kamil insan olmanın pratikteki mektebi olan İslam tasavvuf gelene-ğinde, nefsin terbiyesi en önemli zemini oluşturur. Esasında bir bütün olarak İslam için, “insan terbiye mektebidir” de denebilir. Çünkü İslam"ın öğretileri, nefsi terbiye etmek, onu kontrol altında tutmak, kötü ahlaktan arınıp güzel huylarla donanmak temeline dayanır. İnsanın maddi yönüne meyli ifade eden nefs ve halleri kontrol altına alınmak suretiyle, insanın diğer yönünü oluşturan manevi boyutla irtibata geçmeyi ve manevi boyutun “insan olmaklığı” belirlemesine imkan vermeyi sağlar.

İnsanın yaşadığı ortam olan dünya yasalıdır, yani kurallıdır. İnsanın yücelmesi, ruhun özgürlüğü, yasalı dünyanın varlık şartları içerisinde geli-şir. İnsanın terbiyesi, evrenin yasalılığına dayanan bir kuralsallık içinde kapsanır. Ünlü rönesans düşünürü Pico della Mirandello, ruhun arınmasını, evrenin yasalarıyla uyuma bağlar. İnsanda dünyadaki her varlığın, canlının tohumu olduğunu ifade eden Mirandello, insandaki potansiyel güçlerden, örneğin duyumun tohumlarının gelişmesiyle, ya da bu tohumların gelişmesine izin verilmesi durumunda, insanın hayvanlaşacağını belirtir. İnsanda aklî tohumların çimlenip yeşermesi durumunda ise, o göksel bir canlı olacaktır. Yine insanda anlama yetisinin tohumları çimlenirse, bu defa insan melek gibi olur. O, herhangi bir yaratığın payına düşenle yetinmez ve kendi birliği içinde kendini yukarı kaldırırsa, tanrısal tinle/ilahi ruhla bütünleşir. Bu durumda da her şeyin üzerinde ve her şeyin başında olur (Mirandello, 2006: 5).

İnsanın bu manevi alana ulaşması ya da idrak etmesinin yolu, nefsi terbiye ve kontrol etmekten geçer. Gerek İslam mütefekkirlerinin ve gerekse Batılı düşünürlerin temel vurguları, nefsin denetimi, kontrolü, eğitimi ve arındırılması üzerinedir. Tasavvuf büyüklerinin metinlerinde avcı istiaresi de nefsin terbiye ve tezkiyesini esas alan ve nefs eğitimini gerçekleştiren yegane güç olan pratik akılla yakından ilgilidir. Pratik aklın uygulama alanı, iradeyi oluşturan ve onu faaliyete geçiren, iradeyi mümkün kılan bir zemindir.

Pratik aklın uygulamalarından başarıyla geçen insan, teorik aklın kapsama alanında yetkinleşir. Bu, iradesine hakim olan ve iradî olarak gelişen bir insanın, teorik akıl bağlamında yetkinleşmesi anlamına da gelir. Çünkü akıl, aslında tümel bir olgudur. Tümel bir olgunun bir tarafının yetkinleşmesi, doğal olarak diğer tarafın da yetkinleşmesinin zeminini hazırlayacaktır.

İşte bütün bu değerlendirmeler ışığında, Elmalı erenleri adını verdiğimiz sûfîlerin, avcı metaforunu, “maddi ve manevi her türlü eziyet ve cefaya katlanarak meşakkatli yollardan geçen ve bu arada ilim ve irfan avları avlayan, sonunda da Hakk"a eren ârif/âşık durumunda olması” hakikatini ifade etmek için kullandıklarını görmekteyiz.

Keza, Mevlâna"nın avcı metaforunu kullanırken sunduğu açıklamalar da nefsin dünyevi şehvetleri ve bunların realizasyonuna işaret edip, dünyevi istek ve arzulara yönelik uzanımların şehvet tarafından yakalanması ve fiiliyata geçirilmesi biçiminde anlam kazanmaktadır. Gazzâlî"nin avcıyı anlamlandırması ile Mevlâna"nın anlamlandırması arasındaki farka dikkat etmek gerekmektedir. Ama sonuçta her ikisinin temel vurgusu da nefsedir ve nefsin eğitimi ve arındırılması üzerinedir.

Tasavvuf erbabı, dünya-uhra düalitesinde dünyayı; şehveti, nefsani istekleri ve insanı hayvanlaştırma eğilimlerini temsil eden bir merkez olarak görürken, insanı dünyanın kuşatıcılığı ve aldatıcılığından kurtaracak yegane aracın, iradeyi harekete geçiren akıl mekanizması olduğuna işaret ederler. Aklın nefs bağlamında dünyevi halleri terbiye edici yönü, diğer yandan uhra ile ilişki kurmasını ve dolayısıyla yücelmesini de sağlayacaktır.

Nitekim nefs-i emmâre dizginlendiğinde, yaptığı kötülüklerin farkına varmaya başlayan nefs-i levvâmeye dönüşür. Yolda ilerlemeye devam ederse, huzur ve sükuna kavuşmuş mutmainne nefs halini alır. Daha sonra o, Cenâb-ı Hak"tan razı olan, O"nun da kendisinden razı olduğu nefs-i râzıyye ve marzıyye aşamalarında, yüce Rabb"in şu çağrısını duyar: “İrciî ilâ Rabbik… (Dön Rabb"ine!)” (Fecr, 89/27-28). Tıpkı, bakıcısından uzaklaşan doğanın tekrar geri dönerek sahibinin koluna konması gibi:

“Yakınından nağmeler terennüm edildiğinde, ve rahmetinin o latif hikmeti: “Yüksel, havalan!” diye buyrulduğunda, Nasıl olur da ruh kanatlanıp uçmaz? Nasıl olur da doğan, avdan hızla sultana doğru kanatlanmaz? Hükümdarın davulu ona: “Bana geri dön!” çağrısı yapmakta…”  (Schimmel, 2003: 116-117).

İnsanın ruhi potansiyelini oluşturan, yani karakter ve kişiliğini oluşturan yönünü dikkate alan Hz. Mevlâna, insanın ruh ve şahsiyet terbiyesinin irade eğitiminden geçtiğini vurgular ve buna dayalı bir öğreti geliştirir. O, insanı oluşturan, onun öznesi ya da şahsının fiziksel varlığı ve bu varlığın sorunlarından çok; insanın şahsiyeti ve karakterini oluşturan ruhi yönünün eğitimi ve olgunlaştırılması için, Kur"an perspektifinden hareketle, edebî dil zenginliğini de kullanıp estetik bir açıklama tarzı geliştirir. İnsanın bu iki yönü, çoğu kez birbirinden bağımsız bir yapıdaymış gibi görünür. Nitekim Kur"an"daki: “Onların kalplerinde ve ruhlarında hastalık vardır” (Bakara, 2/10) ayetinde de bu duruma işaret vardır. İşte, metninde kullandığı, metafora dayalı edebî üslup içinde anlatma biçimiyle Hz. Mevlâna, insanın olgunlaşmasının imkanını, ruhun terbiyesinde ve ruhu hastalıklı kılan şehevi, nefsani, dünyevi ya da heva ve heves bağlamındaki yönelimlerden sakınmada görür.

İslam tasavvuf ekolünün öğreti tarzında nefsin terbiyesi; dünyevi eğilimlerden, insanları aldatma ve hileyle Hak"tan saptırmaya yönelik itkiler ve vasıtalardan vazgeçirmenin temel aracı olarak görülür. Yine, insana Yüce Yaratıcı tarafından bahşedilmiş olan akıl ve buna bağlı irade gücünün de aynı şekilde etkin olduğu belirtilir. Mesnevî"de Hz. Mevlâna şöyle der:

“Yüce Yaratan, âlemdeki mahlukatı, üç türlü yaratmıştır: Birinci bölük, sırf akıl, bilgi ve cömertlikten yaratılmıştır; bunlar meleklerdir. Allah"a itaatten başka bir şey bilmezler; mayalarında hırs ve tamahtan eser yoktur; Allah aşkıyla yaşayan mutlak nurdurlar. İkinci bölük, bilgi denilen şeyden tamamen yoksundur; hayvan misali otlayıp semirir, yalnızca… Ahırdan ve ottan başka bir şey görmez gözü; ne kötülüğün ne olduğunu bilir, ne de üstünlüğün. Üçüncü bölüğü ise insanoğlu teşkil eder. İnsanın yarısı melek, yarısı da eşektir. Onun eşek olan yarısı, alçaklığa/süfliliğe temayüllüdür; öbür yarısı ise yüceliğe/ ulviliğe eğilim gösterir. Çatışmada bu ikisinden hangisi üstün gelirse, odur insan…”

(Mevlâna, 1990: IV/122-123).

Hz. Mevlâna"nın şiirsel bir üsluba döktüğü ve temeli bir hadis-i şerife dayanan bu açıklamalara göre, yaratılanların bir bölüğü mutlak nurdan, öbür bölümü de öfke ve şehvetten yaratılmışlardır. İnsan ise bu ikisinin karışımından ibarettir. Kamil insan, kemalâtını kendi özünde potansiyel olarak (bi"l-imkân) var olan hayvan ve insan olma istidadından hangisinin yönüne çevirirse, o oranda varoluşunu gerçekleştirir. Onu şehvet ve hevadan koruyacak olan, akıl ve iradeye dayalı bir Allah"a teslimiyet ve kul olma bilincidir. Allah"a teslimiyet ve kulluk, aslında insanın özgürlüğünün ve her türlü mâsivâ bağlarını koparıp yücelmesinin zeminini oluşturur.

İnsanı alçaklıktan kurtarıp yüceliğe sevk edecek potansiyel (bi"l-imkân) varlığında mündemiç olan bu özelliklerin bilfiil duruma geçebilmesi, yine nefsiyle iradi olarak muhasebeye, murakabeye ve hesaplaşmaya dayanır. İşte, insanı murakabe ve muhasebeden uzaklaştıracak ve onu sadece dünyanın sınırlarına mahkum edecek, ruhani terbiyeden mahrum bırakacak her türlü yönelim, Mevlâna"nın Mesnevî"sinde haricî ve dahilî sebepleriyle birlikte av-avcı, yani yalancı şeyh ve buna kanan akılsız mürit metaforlarıyla anlatılır.

İşte akıllı mürit de, önce ayak izlerini izleyerek peşine düştüğü ceylanın misk kokusunu duymaya başlayan avcı gibi, ilahi hikmet ve marifetin kokusunu, tadını ve zevkini almaya başlamalı ve onu takip ederek kendi-sine âşık olduğu maşukunun gönlünü avlamaya, rızasını kazanmaya çalışmalıdır. İşte o zaman, bir avcı olarak çıktığı yolun sonunda, hakiki avcı-ya av olmanın tadına, lezzetine ve zevkine erebilir.

Son sözü yine Hz. Mevlâna"ya bırakalım:

“Avlamaya değen şey ancak aşktır. Fakat o da öyle herkesin tuzağına düşer mi ya? Meğerki sen gelesin de ona av olasın... Meğerki sen, tuzağı bırakasın da onun tuzağına gidip düşesin.”

(Mevlâna, 1990: V/37).

 

 

Doç. Dr., YYÜ İlahiyat Fak. Tasavvuf Anabilim Dalı, ahmetogke@hotmail.com

(1) “Elmalı erenleri” isimlendirmesi bize ait olup (bk. Ögke, 2007a), şu anlam çerçevesinde kullanılmıştır: Bugünkü Antalya ilinin Elmalı ilçesinde 16. ve 17. yüzyılda yaşamış ve Halvetî-Ahmedî silsilede birbirinin talebesi konumunda olan Vâhib-i Ümmî, Eroğlu Nûri, Sinân-ı Ümmî gibi sûfîler, Türk tasavvuf düşüncesi ve edebiyatında önemli bir çığır açmışlardır. Kendilerine Vâhib-i Ümmî"nin diğer adından mülhem “Abdülvehhablılar” da denen bu sûfîler, Yûnus Emre üslubunu ve düşüncesini en güzel bir biçimde temsil etmişler, yetiştirdikleri yirmiden fazla önemli talebe ve pek çok mutasavvıfla Elmalı"nın iki asırlık tarihine damgalarını vurmuşlardır. Ve nihayet, manevi kemale erme evresinde dokuz yıl kadar Elmalı"da yaşayan “İkinci Yûnus” lakaplı Niyâzî-i Mısrî ile Elmalı erenlerinin tasavvufî / manevi tesirleri taçlanmıştır. (Konuyla ilgili geniş bilgi için bk. Tatcı, 2003). Esasında, temelde sünnî tasavvuf düşüncesi çerçevesinde kalan bu mutasavvıfların yanı sıra, “Elmalı erenleri” nitelemesinin kapsamına, 14. yüzyıldan itibaren yine aynı yörede yaşamış Abdal Mûsâ, Kaygusuz Abdal vb. Bektâşî meşrep sûfîleri de katmak mümkündür.

(2) Elmalı erenlerinde metaforik anlatım konusunda bk. Ögke, 2007a.

(3) Elmalı erenlerinden alıntı yaparken kullandığımız kaynaklar şöyledir: Vâhib-i Ümmî [Yzm.]; Sinân-ı Ümmî, 2000; Niyâzî-i Mısrî, 1998. Müellif adlarından sonra gelen ilk rakam, o şairin Dîvân"ındaki şiir numarasını, “/” işaretinden sonraki rakam da o şiirdeki beyit numarasını göstermektedir.

(4) Mevlâna"nın kullandığı metaforik dille ilgili bir örnek için bk. Ögke, 2007b: 19-41.

 

KAYNAKÇA

CEBECİOĞLU, Ethem, (1997); Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, An-kara.

DOĞAN, D. Mehmet, (1996); Büyük Türkçe Sözlük, 11. bs., İstanbul.

GAZZALÎ, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, (2002); Meâricü"l-Kuds fî Medârici Ma"rifeti"n-Nefs/Hakîkat Bilgisine Yükseliş, (çev.: Serkan Özburun), İstanbul.

İBN MİSKEVEYH, (1983); Ahlakı Olgunlaştırma/Tehzîbü"l-Ahlâk, (çev.: A. Şener - C. Tunç - İ. Kayaoğlu), Ankara.

KEKLİK, Nihat, (1990); Felsefede Metafor, İstanbul.

MİRANDELLO, Pico della, (2006); İnsanın Değeri Üzerine Söylev, (çev.: L. Özşar), Bursa: Biblos Yay.

NİYÂZÎ-İ MISRÎ, (1998); Dîvân, (hzl.: Kenan Erdoğan), Ankara.

ÖGKE, Ahmet, (2007a); Elmalı Erenlerinde Mana Dili, Ankara: Elmalı Bele-diyesi Yay.

____  , (2007b); “Mevlâna"nın Mesnevî"sinde "Har (Eşek)" Metaforu”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl: 8, S 18, Ankara, Ocak- Haziran, ss. 19-41.

RÛMÎ, Mevlâna Celâleddîn, (1990); Mesnevî, (çev.: Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbâki Gölpınarlı, II. bs., İstanbul.

____  ,   (2000);   Mesnevî-i   Şerîf:   Manzum   Nahîfî   Tercümesi,   (hzl.   Âmil Çelebioğlu), İstanbul.

SCHIMMEL, Annemarie, (2003); Ben Rüzgarım Sen Ateş, (çev. Senail Öz-kan), III. bs., İstanbul.

SİNÂN-I ÜMMÎ, (2000); Dîvân, (hzl. A. Azmi Bilgin), İstanbul.

TATÇI, Mustafa, (2003); Elmalı"nın Canları, İstanbul.

ULUDAĞ, Süleyman, (1991); Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul.

VÂHİB-İ ÜMMÎ, Dîvân, [yz.] Abdullah Ekiz nüshası.

 

Mevlâna Araştırmaları Dergisi  Yıl : 2007, Sayı 1, s. 83-100

Yazar: Ahmet ÖGKE
http://akademik.semazen.net/ sitesinden 20.09.2018 tarihinde yazdırılmıştır.